Ermeni İsyanı ve Terörü

Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını arzulayan sömürgeci güçlerin, misyonerlerin ve kendisini Osmanlı tebaası olan ortodoksların hamisi sayan Rusların tahrikiyle 1800’lü yılların sonuna doğru Ermeni çetelerin terör ve isyan faaliyetleri başladı.

İlk olarak Doğu Anadolu’da başlayan çetecilik faaliyetleri askeri açıdan bir tehdit oluşturduğu gibi sivil halkı da tehdit ediyordu. Azınlık okullarında silahlı eğitim veriliyor, yabancı okullarda Ermeni bölücülüğü teşvik ediliyordu. Ermeni Taşnak Partisi çeteler organize ederken Osmanlı Mebusan Meclisi’nde temsil edilen Komünist Hınçak Partisi Türklerle bir arada yaşamayı savunuyordu. Fakat bu partinin Gaydz yani kıvılcım grubunun dağa çıkma bildirisini Türkiye’nin günümüzde mücadele ettiği PKK terör örgütü ile hemen hemen aynı olması düşündürücü ve ibretliktir.

Ermeni

I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti bu isyan ve çetecilik faaliyetlerini askeri yollarla bastırma ve sorumlularına hukuki yaptırımlar uygulama yoluna gitmiştir.

Fakat I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile terör faaliyetleri cephe gerisinde büyük bir tehdide dönüşmüştü. Asker cephede savaşırken sivil halkı katleden Ermeni çekicileri aynı zamanda ordu lojistiğini de tehdit ediyorlardı. Birçok Ermeni, düşman ordularının saflarında, Çukurova’da, Çanakkale’de karşı cephede yer almaktaydı. 1915 yılına gelindiğinde Tehcir Kanunu çıkarılması vatandaşların ve cephede savaşan askerlerin güvenliği için, Osmanlı Devleti açısından kaçınılmaz bir tedbir haline gelmişti. İsyanlar ve Rus ordusunun Doğu Cephesi’nde Ermeni çeteciler ile birlikte ilerlemesine karşı alınan ilk tedbir, Osmanlı ordusundaki Ermenilerin silahsızlandırılması olur. Ardından 1 Haziran 1915’te yürürlüğe giren ve 1 yıl yürürlükte kalan geçici Tehcir Kanunu’yla cephe gerisinde silahlı eylem yapan, direniş gösteren unsurların tekil ve toplu olarak iskana tabi tutulması yetkisi askeri görevlilere verilir. I. Dünya Savaşı ve öncesinde diğer ülkelerde de benzer iskan politikaları ulusal güvenlik açısından uygulanmıştır.

Tarihte Tehcir Uygulayan Diğer Ülkeler;

  • Roma İmparatorluğu
  • Çarlık Rusyası
  • Avusturya – Macaristan İmparatorluğu
  • Fransa
  • Almanya
  • Amerika Birleşik Devletleri
  • Çin

I. Dünya Savaşı’nın büyüklüğü Osmanlı Devleti’ne o döneme değin askeri operasyonlarla isyan bastırma politikasından isyanları ve bozguncu faaliyetleri sonlandıracak bir politika uygulamaya mecbur bırakmıştır. 1909 Adana olayları gibi gelişmeler de devletin tutumu asayişi sağlamak üzerinedir. Bu tarihli önemli bir belgede bir Ermeni tüccarın Adana’da 9 Türk 6 Ermeni’nin asıldığını söylemesi devletin olayları yatıştırma tarzına ışık tutar. Osmanlı, asayişi bozan bütün unsurlara hukuk dairesinde muamele etmekteydi. Sivil halkı ve bizzat Ermenileri çetecilerin faaliyetlerinden korumayı amaçlayan tehcir kararı askeri varlığın çok az olduğu Anadolu’da uygulanmıştır. Kanun hukuk dairesi içinde uygulanarak hem Türklerin katledilmesinin hem de çeteci faaliyetlerin hedefindeki Ermenilerin alet olmasını engellemiştir. Ermenilerin o dönem Osmanlı toprağı olan Suriye bölgesine sevk ve iskan edilmesini sağlayan uygulama, bir sürgün değil iskandı.

Ermeni
Ermenilerin Silahlarına El Konulması

Bu iskanın yanlış anlaşılmasını Prof. Dr. Kemal Beydilli makalesinde şu şekilde açıklamaktadır;

“Sözlükte “göç ettirmek” anlamındaki tehcîr, kökü olan hicret kelimesinin de işaret ettiği gibi zorunlu bir göç hareketidir. Bu tür göçürmeler, Osmanlılar’ın dışında diğer imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup Osmanlılar’da bu kelimenin fazla bir kullanım alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy ve iclâ gibi kelimeler kullanılmıştır.

Tehcîr, Osmanlı Devleti’nde bir iskân metodu olarak kullanılan sürgün uygulamasıyla esasta büyük ölçüde örtüşür.

Tehcîr, özellikle I. Dünya Savaşı esnasında çeşitli unsurlara uygulanan geçici sevk ve iskânı ifade etmek için gündeme gelmiş olmakla birlikte bir tarih terimi olarak özelde 1915’te Ermeniler için bu anlamdaki uygulamayı tanımlar. Fakat bunların zorunlu sevk ve iskânıyla ilgili çıkarılan kanun metninde tehcîr kelimesi geçmez. Yabancı dillerde tehcîr karşılığında genelde déportation kullanılır. Bu kelime öncelikle “yurt dışına sürmek” mânasını da içerdiğinden konunun yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır. Halbuki kelimenin devletin sınırları içinde uzaklardaki başka yerlere nakil ve sevketme karşılığında kullanıldığı, meselâ, “geçici sevk ve iskân kanunu” ifadesinin “the temporary law of deportation” olarak tercüme edilmesinden de anlaşılmaktadır. Bununla birlikte özellikle “yurt dışına sevk” anlamını taşıyan bu kelimenin tercih edilmesiyle kamuoyunun konuya daha olumsuz yaklaşmasının hedeflenmek istendiğini söylemek mümkündür.

Öte yandan kanunun ilânından sonra hazırlanan Almanca tercümenin, “başka yerlere sevk ve iskân” anlamı verilmiş olarak (“… nach anderen Orten verschicken und sie dort ansiedeln lassen”) doğru yapıldığı görülmektedir. Kanunun “muvakkat” şeklinde tanımlanması meclisin kapalı olmasından ve bir kanun teklifi halinde hazırlanarak hükümetçe kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu kanunun meclisin açılmasıyla kanuniyeti teklif edilmek üzere geçici olarak yürürlüğe sokulması dönemin hükümdarı Sultan V. Mehmed Reşad tarafından onaylanmıştır (13 Receb 1333/27 Mayıs 1915). Ancak tehcîr uygulamasına belirli bir zamanın ardından son verilmesiyle (15 Mart 1915) savaş boyunca kapalı kalan Osmanlı meclisi tarafından onaylanmasına gerek kalmamıştır.”

Osmanlı Devleti’nin teşhir politikası Ermeni taşınmazlarının kayıt altına alınmasını ve sevk edilen kafilelere iaşe teminini de içermektedir. Vatandaşlarına savaş ve zaruret koşulları içindekendi toprakları içinde başka bölgeye yerleştiren İttihat ve Terakki Hükümeti bunu yaparken hukuk zemininin içinde kalmaya riayet etmiştir. Osmanlı Devleti kendi tarihi içinde huzur ve asayişin sağlanması amacıyla tehcir ve iskan politikasını Müslüman ahali içinde, yer yer gerekçeler oluştuğu zamanlarda uygulamıştır.

Konuyla ilgili Araştırma Görevlisi Ilgın Barut makalesinde şu şekilde bahsetmektedir;

“Tehcir Kanunu bilindiğinin aksine sadece Ermeniler için değildi; kanuna devlet aleyhinde faaliyette bulunan bazı Rumlar, diğer azınlıklar ve Müslümanlar da tabi olmuşlardı. Ermeniler ve Rumlar gibi zorunlu sebeplerle yerlerinden çıkarılan gayrimüslimlerin sevk işlerinde orduyla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa, Müslümanların sevklerinde ise daha çok Aşair ve Muhâcirîn Müdüriyet-i Umumiyesi görevliydi.”

Çıkarılan Emval-i Metruke Kanunları ile 1928 yılına kadar herhangi bir silahlı eyleme karışmamış ve Türkiye topraklarının dışında kalmış Ermenilere malları karşılığı ödemeler yapılmış, eski Osmanlı vatandaşlarının Kanuni hakları gözetlemeye devam edilmiştir. 1915’ten çok da uzak olmayan bir tarihte Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen tanındığı Lozan’da da sözde soykırım gibi bir konunun gündeme gelmemesi o dönem Türkiye’nin uyguladığı politikaların hukuki oluşunun delilidir. Emval-i Metruke komisyonlarında ödemeleri yapılmış olduğu halde, bugün sözde tarihi mallarına dair davalar açmak isteyen Ermeni diasporası mensupları, bu davalara hukuki bir zemin yaratabilmek için Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını gündeme getirmeye çalışıyor. Tehcirin gerçekleştiği dönem ve sonrasında hiçbir hukuki tartışma ve müeyyideyle karşılaşmayan Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan kampanya siyasi saiklerle meclislerde oynanan Ermeni tasarılarını koz olarak kullanmaya çalışıyor.

Ermeni

Ermeni Soykırım İddialarını Kabul Eden Ülkeler;

  • Uruguay
  • Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti
  • Arjantin
  • Rusya Federasyonu
  • Kanada
  • Yunanistan
  • Lübnan
  • Belçika
  • İsveç
  • İtalya
  • Vatikan
  • Fransa
  • İsviçre
  • Slovakya
  • Hollanda
  • Venezuela
  • Litvanya
  • Polonya
  • Şili
  • Bolivya
  • Çek Cumhuriyeti
  • Avusturya
  • Brezilya
  • Almanya
  • ABD
Ermeni
Ermeni Tehciri

Oysa hem yerli tarihçiler hem yabancı uzmanlar 1915’teki tehcir kararının hukuki ve koruma amaçlı olduğunda hemfikir. Çözümsüzlükten beslenen Ermeni diasporasının iddiaları ve kampanyaları yalnızca siyasi ve maddi kazanç elde etmeyi amaçlıyor. Türkler ve Ermeniler arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden en çok rahatsız olanlar, bu küresel çarktan nemalanan diaspora komitacılarıdır.

Kaynakça

Türk Tarih Kurumu
Yeni Yazılardan Haberdar Ol!

    Add Your Comment