Şanlı İmparatorluğun Şahidi : 19.Yüzyıl’da Osmanlı Sarayları

Osmanlı Mimarisine Genel Bakış

Osmanlı mimarisi Osmanlı İmparatorluğu’nun beylik olarak kurulup, imparatorluk olarak yayıldığı ve hüküm sürdüğü dönemlerde inşa ettiği veya fikir öncülüğü yaptığı mimari üslupları ve eserleri kapsar. Osmanlı mimarisi kendinden önce gelen Erken dönem Anadolu Türk mimarisi, Selçuklu mimarisi, Bizans mimarisi, İran mimarisi ve Memlük Mimari’sinden etkilenmiştir. Osmanlı mimarisinin, Akdeniz ile Ortadoğu mimari geleneklerinin sentezi olduğunu düşünen mimarlık eleştirmenleri de vardır.

İmparatorluğun duraklama dönemine girdiği 17.yy. sonlarında ve bunu takip eden gerileme döneminde Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında reform arayışları baş gösterdi; fakat bu arayışlar daha çok Avrupa’nın idari ve kültürel açılardan örnek alınması şeklinde gelişti. Mimaride batılı üsluplar benimsenmeye başladı.

19YY. Mimarisi

Osmanlı Devleti’nde “saray kültürü” çok önemli bir yere sahiptir. Genellikle devletin zirvesindeki isim olan padişah ve yakınlarının, ikametgâh ve görev yeri olarak kullanılan saraylar, Osmanlı İmparatorluğu merkez teşkilatının omurgasını teşkil eder. Padişahların, Osmanlı Devleti çatısı altında yaşayan tebaanın yanı sıra tüm dünya Müslümanlarının da halifesi olarak kabul edilmesi, sarayların aynı zamanda “halife makamı” olarak da kullanılmasına neden olmuştur. Bu nedenlerden dolayı saraylar “ihtişam ve tevazunun” birer simgesi haline gelmiş ve Osmanlı mimarisinin özünü oluşturmuştur.

“Mimari açıdan 19. yüzyıl oldukça önemli ve Osmanlı’nın mimari olarak güçlü olduğu bir dönem. Klasik mimariden farklılaşan özellikler gösteren bir mimari var. Daha Batı çizgilerine, barok üsluba yakın bir mimarinin olduğunu söyleyebiliriz. Siyasetteki gibi bir düşüş mevcut değildir. 19. Yüzyılda Osmanlı Mimarisi, daha Batı’ya yakın, barok üsluba yakın, daha yoğun süslemeli, daha eğrisel formların olduğu bir mimari hakim.

Dolmabahçe Sarayı:

Sarayın bulunduğu bölge her dönem içerisinde önemli olmuş,bu bölgede padişahlara ait köşk ve bahçeler de yapılmıştır. Hatta Osmanlı donanması açılmadan önce son olarak burada toplanmaktaydı. Saray Beşiktaş’ta bulunmaktadır. Saraya bağlı yapıların bölgede yoğunluk kazanması Beşiktaş Hasbahçesi, Beşiktaş Sahil Sarayı’nın ilk ve en önemli yapılarından Çinili Köşk’ün inşası saltanatın bölgeye doğrudan odaklandığını da göstermektedir. Bahçeleri ve köşk yapılarını, buralarda vakit geçirmeyi çok seven bir padişah olan I.Ahmed (1603-1617) bahçeli köşklerde zaman geçirmekten keyif alırdı, bundan dolayı onun döneminde bölgeye olan ilgi artmıştır. I. Ahmed, Levent Çiftliği’ne kadar uzanan körfez alanı düzenli olarak doldurtup burada padişaha ait bir hasbahçe yaptırmıştı. Sahilin doldurulmasının ardından bölge dolma-bağçe olarak anılmaya başlamıştı. Sultan Abdülmecid Beşiktaş Sahil Sarayı’nda yeni düzenlemeler yapılmasını, uzun konaklamaya ve çağın gereklerine uygun bir hâle getirilmesini istemişti. Bunun için sarayı tamamen yıktırıp yerine yenisinin yapılması gerekiyordu. 13 Haziran 1843 yılında Dolmabahçe Sarayı’nın inşasına başlandı ve 1856’da Sultan Abdülmecid Topkapı Sarayı’ndan kesin olarak ayrılarak Dolmabahçe Sarayı’na yerleşti. 1856’dan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen sürede, Osmanlı’nın batıya açılan her bir adımına tanıklık eden Dolmabahçe Sarayı, kuruluşundan itibaren pek çok önemli reforma, devrim niteliğindeki siyasi hamlelere sahne olmuştur. Kanun-i Esasi’nin îlanı (1876), Meclis-i Mebusan’ın açılışı (1877), Türk Dil ve Tarih Kurultayları bu önemli siyasi hareketlerin bir kısmıdır.

Dolmabahçe Sarayı’nın inşa sürecinde dönemin mimari alanında önemli ve meşhur isimleri Abdülhalim Bey, Altunizade İsmail Zühtü Paşa, Garabet Balyan, Ohannes Serveryan, Nikoğos Balyan ve James William Smith görev almıştır. Yapı planı olarak eski geleneklerden çok fazla uzaklaşmayan sarayın iç ve dış süslemeleri ise yoğun bir biçimde batı tarzları esas alınarak hazırlanmıştır.

Sarayın ana yapısı, fonksiyonel olarak üç bölüme ayrılır; devletin yönetim işlerinin yürütüldüğü “Mabeyn-i Hümâyûn” (Selamlık), padişah ve ailesinin özel yaşamına ait “Harem-i Hümâyûn” (Harem), bu iki bölüm arasında padişahın önemli devlet törenleri için ayrılan “Muayede Salonu” (Tören Salonu)’dur. 285 odası, 44 salonu, 68 tuvaleti ve 6 hamamıyla Dolmabahçe Sarayı, 14.595 m2lik bir alan üzerine kurulmuş monoblok bina olarak Türkiye’deki en büyük saray durumundadır.

Rokoko, Barok ve Neo-klasik mimari tarzlarını yansıtan Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Sarayı’nda mimari plan anlamında da farklılık göstermektedir. Topkapı Sarayı’nda zaman ve gereksinimlere göre genişleyen ve değişen bir tasarım yer alırken Dolmabahçe Sarayı’nda önceden belirlenmiş bir tasarım ve plan düzeni hayata geçirilmiştir. Dolmabahçe’nin mimarisiyle beraber iç dekorasyonunda da batılılaşma etkisi büyüktür. Geçmişte kullanılan sedir ve minderlerle oturma düzeni Dolmabahçe’de yerini çağdaş yaşamın gereklerinden kabul edilen sandalyeli, masalı oturma düzenine bırakmıştır.

Adından da anlaşılacağı üzere doldurma işleminden sonra dolma-bağçe diye anılan bölge geçmişinden bugüne bahçeciliğin devam ettiği bir nokta olmuştur. Saraya ait bir hasbahçe olarak uzun zaman işlev gören Dolmabahçe, ardından hanedanın ikametgâhı olarak kullanıldığında da bahçe düzenlemesine önem verilmiştir.Bu bahçelerin düzenlemesinde geometrik planlar; bahçe havuzlarının, vazo, heykel ve fenerlerin kullanımı, oluşturulmasında Avrupa’dan gelen Alman Sester, Fritz Venze ve Koch Münika gibi yabancı bahçevanların görev alması bahçelerin Avrupaî bahçe tasarımı düşünülerek oluşturulduğunu göstermektedir. Dolmabahçe Sarayı bahçeleri Hasbahçe (Selamlık), Kuşluk, Harem ve Veliahd Bahçesi olmak üzere 4 büyük bölümden oluşur. Bu bahçeler, çevresinde bulunan yapıların işlevine göre konumlandırılmış ve tasnif edilmişler

Hasbahçe

Hazine Kapısı ile Saray giriş kapısı arasında konumlanan Hasbahçe sarayın en büyük bahçesidir. Kareye yakın bir dörtgen formunda olan bu bahçeye Mabeyn Bahçesi ve Selamlık Bahçesi de denmektedir. Ortasındaki havuzu, havuzun çevresinde ise oval biçimli iç içe iki yürüme yolu vardır. Havuzun tam ortasında zarif kuğu biçimli fıskiye, Yıldız Sarayı’ndan getirilmiş.Hasbahçe alan genişliğinin de avantajıyla bitki çeşitlilği açısından oldukça zengindir. İstanbul’un ikliminden çok farklı, egzotik iklimlere özgü bitki türleri bahçenin her köşesini süslemektedir.Dolmabahçe Sarayı’nın deniz tarafından görülebilen bahçeleri, Hasbahçe’nin devamı niteliğindedir ve sahil boyunca uzanırlar.

Kuşluk Bahçesi

Hasbahçe ve Harem Bahçesi’nin arasında bulunan Kuşluk Bahçesi görkemli Muayede Salonu’nun kara tarafına bakan cephesinde konumlanır. Yüksek duvarlarla yanındaki iki bahçeden ayrılan Kuşluk Bahçesi bu duvarların gölgesinde loş, sakin ve huzur veren bir atmosfere sahiptir. Bu huzurlu atmosferi yaratan diğer etkenler ise manolya, ıhlamur ve at kestanesi ağaçlarının varlığıdır. Kuşluk Bahçesi, Dolmabahçe Sarayı’nın prestij yapılarından Muayede Salonu ve Camlı Köşk gibi bölümlerin ortasında konumlanır. Bahçenin çevresinde yer alan diğer yapılar ise Kuşluk bölümüne bağlı yapılardır. Dünyanın pek çok yerinden, bazısı hediye olarak takdim edilen hayvanların Kuşluk bahçesinde tavus, sülün, papağan, muhabbet kuşları gibi türler görülebilir.Kuşluk Bahçesi, Dolmabahçe Sarayı’nın diğer bahçelerinden plan olarak ayrılmaktadır. Ortasında, diğer bahçeler gibi havuz bulunmasına rağmen çevresindeki bahçeler gibi geometrik bir düzene sahip değildir. Dağınık adacıklar halinde bulunan bahçeler Avrupaî tarzı değil, Türk bahçesi niteliklerini taşır.

Harem Bahçesi

Bu bahçe, sarayın Harem bölümünü oluşturan L biçimli yapıların kara tarafına bakan cephesinde bulunmaktadır. Kuşluk Bahçesi ile arasındaki geçişte, sarayda bulunan en yaşlı ağaç olan Sekoya yer alır. Bu bahçe, yapının formundan dolayı daha çok bir avluyu çağrıştırır. Orta kısmında oval bir havuz bulunur ve çevresi yine Avrupaî tarzı yansıtan geometrik biçim esasınca düzenlenmiştir.

Veliahd Bahçesi

Harem Bahçesi ile bağlantılı olan Veliaht Dairesi ve etrafındaki diğer yapıların bahçeleri, sarayın dördüncü büyük bahçe bölümüdür. Bu bahçenin etrafında Hareket Köşkleri ve seralar da bulunur.

Sarayın İç Mimarisi

Daha önce de söylediğim gibi Sarayın yapımında, dönemin usta mimarlarından Altunizade İsmail Zühtü Paşa, Abdülhalim Bey, Garabet Balyan, Nigoğos Balyan, James William Smith gibi isimlerin çalıştığı bilinmektedir. Saray, plan itibariyle çoğunlukla Türk Evi tarzını yansıtsa da Neoklasik, Rokoko ve Barok gibi batılı tarzların da yoğun etkisi söz konusudur. Dış cephesinde beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan ve döşemeleri ahşaptan yapılmadır. Sarıyer taşı, Foça taşı, Karamürsel od taşı gibi malzemelerin yanı sıra Marsilya ve Trieste’den özel olarak getirilen taşlar da kullanılmıştır. Mermer kullanımında ise Marmara mermeri tercih edilmiştir. Geneli ahşap malzemeyle yapılan çatıların kaplaması ise kurşundandır. Bunlar dışında farklı çatı örtüleri de kullanılmıştır. Örneğin Dolmabahçe’nin ihtişamlı kısımlarının başlarında gelen kristal merdivenlerin çatı örtüsü cam tonozdan yapılmıştır.

Sarayı bugünkü hâliyle inşa ettiren Sultan Abdülmecid, iç dekorasyonun dönemin modası olan Fransız tarzında olmasını istiyordu. Dolayısıyla Fransa’dan başarılı bir dekoratör çağırılması gerekiyordu. Louvre’da Apollon galerisinin dekorasyonunu tamamlamış olan Charles Séchan bu iş için seçilmişti. Kendisinden öncelikle Harem Hünkâr Dairesi, yani padişahın özel dairesinin dekorasyonu sipariş edilmişti. Bunun dışında sarayın genelinde de dekorasyon ve süslemelerde Séchan başta olmak üzere batılı pek çok sanatçı çalışmıştı.  Mobilyalarda hem yerli üretimler hem de yurt dışından getirtilen sipariş ürünler kullanılmıştır. Döşeme ve perde kumaşları ile halıların büyük çoğunluğu ise meşhur Hereke Fabrikası ürünleridir. Dekorasyonda dikkat çeken bir diğer başlık camın kullanımıdır. Camlı Köşk ve Muayede Salonu gibi bölümlerde en güzel örneklerinin görülebileceği cam malzeme, Dolmabahçe Sarayı’nın çoğu salon ve odasında avizeler ve dekoratif eşyalarda kendini göstermektedir. Porselen, gümüş malzemeler, saray ressamlarının eseri tablolar, zarif çini sobalar, saatler de salonların ihtişamının ayrılmaz parçalarıdır. Sarayın giriş kısmı Mabeyn-i Hümayun’dur. Burası hem hükümdarın çalışma ofislerinin yer aldığı resmî yönetim bölümünü oluşturur. Harem ise Padişahın, Valide Sultan’ın, hanedan üyelerinin ve onlara hizmet eden görevlilerin yaşam alanıdır. Bu iki ana işleve sahip yapılar topluluğunu birbirine bağlayan ara noktada ise Dolmabahçe Sarayı’nın görkemli salonları içinde başı çeken Muayede Salonu yer alır. 

Medhal Salon

Saraydan Mabeyn kısmına girilen ilk salon Medhal Salon’dur. Yabancı elçilerin, konukların Osmanlı Devlet protokolüyle ve kimliğiyle ilk karşılaştıkları nokta burasıdır. Bu bölüm bugün de orijinal dekoruna en yakın hâlde korunan bölümlerdendir. Perde renginde Osmanlı protokol rengi olan kırmızının tercih edildiği Medhal Salon’un iki yanında bulunan boulle işi masaların tablalarında sarayı yaptıran Sultan Abdülmecid’in tuğrası vardır. Medhal Salon, Cumhuriyet dönemiyle beraber tarihî gelişmelere de tanıklık etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin modern bir devlet olması yolunda attığı adımlardan 1932, 1934 ve 1936’daki Dil Kurultayları ve 1937 tarihli II. Tarih Kongresi gibi devrim niteliğindeki önemli toplantılar bu salonda gerçekleştirilmiştir.

Kristal Merdivenler

Sarayın protokol girişi olan Medhal Salon’dan üst kata çıkan merdivenler sarayın prestij bölümlerindendir. Kristal Merdivenler olarak anılan bu geçiş bölümünün bir diğer adı Saltanat Merdivenleri’dir. Barok stilde dönüş açılarıyla kıvrılarak yükselen merdivende tırabzan ayaklarının  kristalden oluşu bu bölümün önemini ve ününü artırmaktadır. Tam ortasında görkemli bir kristal avize ile de tavandaki cam tonoz örtüden gün ışığını içeri alan merdivenler kristalin ışıltısını ve gün ışığının ağırbaşlılığını yansıtan bir heybete sahiptir.

Süfera Salonu

Sarayın kabul salonları içinde önem arz edenlerden biri de Süfera Salonu’dur. Yabancı ülke elçilerinin, resmî konukların ağırlandığı salonda II. Abdülhamid, İngiliz Büyükelçisi Layard  Fransız Büyükelçisi M. de Noailles, Avusturya Elçisi Compte Zichy, İtalya Elçisi Galonya gibi isimleri kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ise Mustafa Kemal Atatürk yeni alfabe çalışmalarına ilk olarak bu salonda başlamıştır. Salondaki önemli parçalardan biri kara tarafında konumlanan Boulle işçiliğiyle bezenmiş Erard marka piyanodur. Piyanonun üzerinde Sultan Abdülmecid’in tuğrası yer almaktadır. Bir diğer önemli parça da dört yüzünde dört farklı özelliği olan (Barometre, termometre, takvim ve saat) tamamen gümüş eseridir. Bu nadide saat Çırağan Sarayı’nın açılması vesilesiyle Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa tarafından Sultan Abdülaziz’e hediye edilmiştir.

Muayede Salonu

Dolmabahçe Sarayı’nın ziyaret edenleri büyüleyecek ihtişamdaki en önemli bölümlerinden biri ise Muayede (Tören/Bayramlaşma) Salonu’dur. Sütunları, duvar ve kubbesindeki işlemeler, süslemeler; heybeti yansıtan oldukça yüksek kubbesi ve genişliği; ortasında o ihtişamlı genişliğe bir de sonsuz ışıltı katan avizesi ile Muayede Salonu, tarih boyunca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e çok sayıda önemli törenin, olayın gerçekleştiği bir mekândır.Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde siyasi tarihin en önemli dönemeçlerinden biri olan Meclis-i Mebusan’ın açılışı 1877 yılında bu salonda gerçekleşmiştir. Salonun hazin hatıralarından birisi de vefatından sonra Atatürk için 16-18 Kasım 1938 arasında yapılan ihtiram geçişi idi.Dolmabahçe Sarayı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve toplumsal tarihine tanıklık eden, önemli dönemeçleri tam kalbinde yaşayan bir saray olmuştur. Her odası ve salonunda tarihten bir parçanın anısının bulunduğu Dolmabahçe’de, Atatürk’ün çalışma, dinlenme ve yatak odaları, HalifeAbdülmecid’in Kütüphanesi, Osmanlı Dönemi’nde çocuklara alınan oyuncakların ve eşyaların sergilendiği oda, Mabeyn’den Harem’e doğrudan geçişi sağlayan bağlantı koridoru, Hünkar odaları, hamamlar gibi pek çok bölüm tarihin soluğunu ve nice anıları taşımaktadır. Salon, bodrumdaki tesislerden elde edilen sıcak havanın sütun diplerinden içeri verilmesiyle ısıtılmakta, böylelikle soğuk mevsimlere rastlayan törenler daha sıcak bir atmosferde yapılabilmekteydi. Geleneksel bayramlaşma töreni günlerinde, Topkapı Sarayı’nda bulunan altın taht bu salona getirilerek kurulur ve padişah bu tahtta devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırdı.

Zülvecheyn Salonu

 Padişahın Mabeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekanı oluşturmaktadır. Bu özel dairede, padişah için mermerleri Mısır’dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışabileceği oda ve salonlar bulunmaktadır.

Harem

Pembe Salon: Burada Valide Sultan, Kadınefendi ve İkballer sohbet ederlerdi.

Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluşturan Harem Bölümü’ne, Mabeyn ve Muayede Salonu’ndan geleneksel ayrımı vurgulayan demir ve ahşap kapılarla kesilmiş koridorlardan geçilmekte, bu bölümde Boğaziçi’nin yansımalarıyla aydınlanan salonlar, sofalar boyunca padişahların, padişah eşlerinin, çeşitli görevleri olan kadınların, şehzade ve sultanların yatak odaları, çalışma ve dinlenme odaları sıralanmaktadır. Valide Sultan Dairesi, Mavi ve Pembe Salonlar, Abdülmecid, Abdülaziz ve Reşad tarafından kullanılan odalar, Cariyerler Bölümü, Kadınefendi odaları, Büyük Atatürk’ün çalışma ve yatak odası, sayısız değerli eşya, halı, levha, vazo, avize, tablo gibi sanat yapıtları Harem’in ilginç ve etkileyici parçalarını oluşturmaktadır.

Yıldız Sarayı

III. Selim tarafından annesi Mihrişah Sultan için yapılmış, III. Selim’in babası III. Mustafa adına da rokoko tarzında bir çeşme inşa edilmiştir. Yıldız Sarayı, II. Abdülhamid’in her detayıyla özel olarak ilgilendiği bir saray kompleksi olarak yıldan yıla genişlemiş, yüzölçümü zaman içinde beş yüz bin metrekareyi bulmuştur.Devletin idari merkezi olarak yapılandırılan Yıldız Sarayı, Sultan II. Abdülhamid’in siyasi ve politik anlayışına paralel bir doğrultuda gelişim göstermiştir. Binaların mimarisinde yer verilen modern ve sade anlayış, her bir birimin ayrı binalarda yer alması, Dolmabahçe Sarayı’nın iç içe bürokratik yapısının aksine padişahı devletin mutlak hâkimi olarak ayrı bir yere koyan ve hükümdar ile memurlar arasındaki mesafeyi korumayı hedefleyen bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu mimari anlayış, bir anlamda Topkapı Sarayı’ndaki gelenek ile benzerlik göstermektedir. Sarayı çevreleyen yüksek duvarlar ise padişahı ve ailesini gelebilecek tehditlere karşı korumanın bir yolu olarak yorumlanmaktadır.

Mimari

Sultan Abdülmecid mevcut kasırları yıktırarak 1842’de annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan için Kasr-ı Dilküşâ adıyla yeni bir köşk yaptırmıştır. Günümüzde Vâlide Sultan Köşkü diye anılan yapının esasını bu binanın teşkil ettiği sanılmaktadır. Sultan Abdülaziz zamanında da Büyük Mâbeyin Köşkü, Çit Kasrı, Malta ve Çadır köşkleri inşa edilmiştir. II. Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrılıp Yıldız Sarayı’na taşınmış ve padişahlığı süresince bu sarayda kalmıştır. Onun zamanında burada Küçük Mâbeyin Köşkü, harem binaları, Câriyeler Dairesi, Kızlarağası Köşkü, Şâle Köşkü, Yıldız Camii, tiyatro, marangozhane, eczahane, tamirhane, kilithane, çini atölyesi, kütüphane, şehzade köşkleri yapılmış ve bugünkü saray kompleksi ortaya çıkmıştır.

Ortalama 4 m. yükseklikte harpuştalı duvarlarla korunan ağaçlıklı büyük alan içerisinde dağılmış köşk ve kasırlardan oluşan saray, asıl saray bölümü denilen kısımla Yıldız Parkı diye anılan dış bahçeden meydana gelmektedir. Yer yer serbest birimler halinde (köşk ve pavyonlar şeklinde) konumlandırılmış olması sebebiyle Topkapı Sarayı’ndaki yerleşim geleneğinin bir uzantısı gibi kabul edilebilir. Saraya dört ana kapıdan girilir. Bunlar Koltuk Kapısı, Vâlide Sultan Kapısı, Saltanat Kapısı, Mecidiye Kapısı’dır. Şâle Köşkü yapıldıktan sonra buraya yakın konumda açılan beşinci kapıyla da saraya giriş sağlanmıştır.

 Saltanat Kapısı’ndan girince sol tarafta Sultan Abdülaziz’in dinlenme köşkü olarak inşa ettirdiği, mimarlığı Balyan ailesi tarafından yapılan Büyük Mâbeyin Köşkü ile karşılaşılır. 1866’da yapılan bu iki katlı kâgir köşk II. Abdülhamid’in bazı resmî toplantılarını gerçekleştirdiği, davetler verdiği ve resmî odasının bulunduğu en büyük binadır. Üst katında Mâbeyin Müşiri Gazi Osman Paşa’nın özel odası vardı; köşkün alt kat odaları mâbeyinciler tarafından kullanılmaktaydı. Osmanlı Devleti’nde önemli bir yeri olan cuma selâmlığı törenlerini izlemek amacıyla gelen yabancı büyükelçiler için II. Abdülhamid’in emriyle inşa edilen, tavanı zengin kalem işleriyle bezeli tek katlı seyir köşkü Büyük Mâbeyin Köşkü’nün hemen yanında Yıldız Camii tarafında bulunur. Yine Büyük Mâbeyin Köşkü’nün yanında yer alan ve birinden diğerine geçilen zincirleme odalardan meydana gelen Çit Kasrı, Abdülaziz döneminde yapılmış tek katlı bir binadır. 1877-1878 Türk-Rus Savaşı ve 1897 Türk-Yunan Savaşı, Çit Kasrı’ndaki salonların en büyüğünde kurulan karargâhtan idare edilmiştir.

Büyük Mabeyn Köşkü

Birinci avluda bulunan Vâlide Sultan Kapısı’ndan girişte tam karşıda yer alan sıra odalardan oluşan yapı grubu Yâveran Dairesi’dir. Yâverlerin yanı sıra telgrafhane ve şifrehanenin bulunduğu “art nouveau” stilindeki yapı II. Abdülhamid’in başmimarı Raimondo d’Aronco tarafından inşa edilmiştir. Bu çift kapılı yapı grubunun sol başında padişahın ve haremin güvenliğinden sorumlu tüfekçibaşının nöbet odası vardır. Yine Vâlide Sultan Kapısı’ndan girince sağ taraftaki uzunlamasına bina tek bir bina gibi görünürse de silâhhâne, arabacılar ve arabalık gibi her biri ayrı bir fonksiyona sahip yapılar bütünüdür. Bunlardan silâhhâne, içinde ahşap sütunlarla taşınan bir asma kat bulunan, madalyonlar içerisinde gemi resimleri ve silâh motifleriyle süslenmiş tonoz örtülü uzun bir yapıdır. Dışta sütunlar, korint başlıkları, korniş, silmelerle hareketlendirilen bir cephe teşkil eden ve II. Abdülhamid tarafından saray hizmetkârları için yemekhane olarak yaptırılan yığma tekniğindeki bina, sarayda daha önce mevcut silâhhânenin kütüphaneye çevrilmesinden sonra silâhların depolanması için kullanılmaya başlanmıştır. Saray arabacılarının oturduğu Arabacılar Dairesi ile arabaların korunduğu arabalık binalarında süsleme yoktur ve bu bakımdan silâhhâne binasından farklılık göstermektedir. Arabalığın karşısında II. Abdülhamid döneminde inşa edilen iki katlı, bağdâdî tekniğindeki yapı kimyahane ve eczahane binasıdır. Saraya ait özel ilâçların yapıldığı bu köşk, önündeki kaskatlardan güvercinler su içtiği için “güvercinlik” adıyla anılmaktadır.

Silâhhâne, Büyük Mâbeyin Köşkü, Yâveran Dairesi ve Çit Kasrı’nın bulunduğu birinci avluyu anıtsal görünüşlü bir duvar ayırır. Dönemin eklektik üslûbu duvarda belirgin şekilde görülür. Kırık planlı duvarın Çit Kasrı’na bakan cephesini, örneklerine İtalya ve Fransa’da çok rastlanan neo-klasik, empire (ampir) karışımı görkemli bir selsebil kaplar. Stilize iyon başlıklı sütunçelerin taşıdığı, üçgen alınlıklı, Abdülhamid tuğralı bir odacığa (edikula) yerleştirilmiş fıskıyeden kademe kademe dökülen sular aşağıdaki dilimli geniş havuzda toplanır. Edikulanın iki tarafındaki büyük panoların ortalarında vazodan çıkan çiçek kabartmaları görülür. Duvarı bütünüyle üstten çeviren dişli bir korniş ikinci avluya geçiş veren cepheyi de sarar. Duvarın yumuşak bir yay ile Yâveran Köşkü’ne dönen ana cephesinde devam eden vazolu büyük kabartmalar bir zafer takı etkisi yapan büyük kapıdan sonra da devam eder.

Harem kapısı her iki yüzden duvarın kalınlığını geçen, küfeki taşından, alternatifli olarak 15 cm. enindeki yivli ve düz şeritlerle süslü, duvara bitişik, kalın çiftle sütun arasına yerleşmiş, yuvarlak kemerli döküm kanatlı 5 m. yükseklikte bir eserdir. Bütün duvarları çevreledikten sonra buradan da geçen dişli korniş üzerinde köşelerine vazolar yerleştirilmiş 90 cm. yükseklikte bir korkuluk yer alır. Bu korkuluğun kapı kemerinin tam ortasına isabet eden cephesinde madalyon içerisinde II. Abdülhamid’in tuğrası göze çarpar. İkinci avluya geçişte, sağda, 1900 yılında II. Abdülhamid’in kendisi için yaptırdığı Küçük Mâbeyin Köşkü yer alır. Başmimar Raimondo d’Aronco tarafından yapıldığı kuvvetle muhtemeldir. İki katlı kâgir, tavanları ince, kalem işleri ve özellikle Boğaz görüntülerini yansıtan manzara resimleriyle süslü bu bina II. Abdülhamid’in çalışma, yemek, istirahat, kabul ve yatak odasını barındıran özel ikametgâhı biçiminde tanzim edilmiştir. Fransa’dan getirilen stil mobilya ile döşenen binadaki natüralist çiçek kompozisyonlu pencere vitrayları Parisli sanatçı Bonet’nin imzasını taşır. Yapının üst katında “art nouveau” akımının bütün süsleme özelliklerini yansıtan bir kış bahçesi bulunmaktaydı. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra idare merkezinin tekrar Dolmabahçe Sarayı’na alınmasına rağmen zaman zaman burayı kullanmaya devam eden son devir padişahlarından VI. Mehmed, 15 Mayıs 1919 tarihinde 3. Kolordu müfettişi sıfatıyla Samsun’a hareketinden önce Mustafa Kemal Paşa ile bu binada görüşmüştür.

Küçük Mabeyn Köşkü

Küçük Mâbeyin Köşkü’nün karşısında “L” biçimli, iki sıra silmeli taş kaide üzerine oturan harem duvarına bitişik, sarı dökümden, üstü ve yan tarafları camla kaplı limonluk serası da Raimondo d’Aronco’nun eseridir. Bitişiğinde padişahın dinlenme köşklerinden biri olan Çit Kasrı ile bağlantılı, tek oda ve koridordan ibaret Pavyon Köşkü vardır. Bunun ilerisinde sol yanda yer alan Vâlide Sultan Köşkü (Hünkâr Dairesi) iki katlı bağdâdî tekniğinde, tavanları kalem işleriyle süslü geniş salonları ve duvarları olan büyük bir yapıdır. Sultan Abdülmecid devrinde inşa edilen köşke sonradan geniş ilâveler yapılmıştır. Buraya yakın konumda bulunan Yıldız Sarayı Tiyatrosu, günümüzde ortadan kalkmış olan Dolmabahçe Tiyatrosu’ndan sonra Osmanlı saray kompleksleri içinde yer alan ikinci tiyatrodur ve 1889’da tamamlanmıştır. Tavanları mavi üzerine yaldızlarla ve yıldız motifleriyle süslü, ahşap direkler üstünde galerisi bulunan, kapı girişinin üzerinde padişah locası yer alır. Tavandaki küçük kubbesi ve sahne önündeki manzara resimleriyle dikkat çekicidir. Temsiller esnasında harem halkı padişah locasının iki yanındaki galerilere yerleştirilen kafeslerin arkasında otururdu. Bu tiyatroda yabancı gruplar tarafından Batı tiyatrosunun ve operasının en son örnekleri gösterildiği gibi zaman zaman Türk tiyatrosunun dram ve ortaoyunu temsilleri de verilmiştir. Burada oynanan bazı oyunlara ilişkin bilgiler, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki (eski nr. 8998) Yıldız Sarayı’nda Oynanan Opera ve Operetlerin Repertuvarı adlı yazma eserde bulunmaktadır. Vâlide Sultan Köşkü’nün karşısında solda musâhipler, kızlarağası köşkleri, tam karşıda kadınefendiler, hazinedar, usta kadın ve câriye daireleri gibi harem bölümü yapı grupları vardır. Harem bölümünün yapıları bütünüyle iki katlı bağdâdî teknikle inşa edilmiş, tavanları kalem işleri ve madalyonlar içerisinde çeşitli resimlerle süslenmiştir.

Tiyatro Binası

Boğaz yönünde bol ağaçlı, havuzlu bir bahçe uzanmaktadır. Yıldız Sarayı Has Bahçesi adını alan bu bahçede yapay kaskatlardan dökülen suların bir ırmak gibi kıvrımlar yaparak dolaştığı 12 m. genişliğinde bir havuz yer alır. Küçük Mâbeyin Köşkü’nün önüne rastlayan yapay grotto önünde biraz genişleyen havuz tekrar daralıp III. Selim Çeşmesi ile Kameriye Köşkü’nün bulunduğu yerde iki kola ayrılarak bir ada oluşturur. Havuzda renkli balıkların ve ada üzerinde yetiştirilen çeşitli türde kuşların saray bahçesine özel renk kattığı bilinmektedir. Has bahçeye haremden girilebildiği gibi birinci avluda silâhhâne ve arabacılar binasının birleştiği noktanın karşısındaki duvar üzerine sonradan açılan kapıdan da girilebilir. Sol tarafta uzanan binalardan kâgir ve iki katlı olanı güzel sanatlar binası adını taşımaktadır. Buna bitişik ve havuza paralel uzanan tek katlı bağdâdî yapı ise marangozhane binasıdır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Şehir Müzesi bu yapılarda hizmet vermektedir. Binaların önünde III. Selim Çeşmesi yer alır. Kare planlı, dört cepheli, rokoko süslemeli çeşmede köşelere rastlayan dört küçük kubbenin ortasında alemli bir büyük kubbe vardır. Geniş saçağın altında dört cephede III. Selim’in tuğrası yer alır. Tuğranın altındaki kitâbede 1219 (1804-1805) tarihi okunmaktadır. Çeşmenin yanında küçük namazgâhın taşında ise 1295 (1878) yazılıdır. Has bahçe havuzunun meydana getirdiği ada üzerinde çokgen planlı taş temeller üzerine oturan, duvarlarında manzara resimleri görülen, Kebap Köşkü diye de anılan Ada Köşkü bulunmaktadır. Has bahçe havuzunun bittiği yerde duvarlar üzerine kurulmuş, Marmara girişine ve Boğaz’a hâkim üç katlı, sivri beşik çatılı, bağdâdî tekniğiyle inşa edilen Cihannümâ Köşkü vardır. Tavanları natüralist çiçek ve manzara resimleriyle süslü, duvarları kalem işleriyle bezeli bu yapı da padişahın özel olarak kullandığı yapılardan biridir.

Yıldız Sarayı kompleksinde yapılaşma birinci ve ikinci avluda yoğunlaşmıştır. Birinci ve ikinci avlunun uzantısı olan Has bahçe tek bir kapıyla geçit veren harpuştalı yüksek bir duvarla dış bahçeden (Yıldız Parkı) ayrılır. Dış bahçe Boğaziçi’nin genel yapı üslûbuna bağlı kalarak geliştirilmiştir. Buradaki yapılar, çeşitli ağaç türleriyle zenginleştirilmiş koru arazisine dağılan bağımsız üniteler biçiminde görülür. Sultan Abdülaziz tarafından Sarkis Balyan ve kardeşine yaptırılan kâgir Malta ve Çadır köşkleri ile II. Abdülhamid’in Raimondo d’Aronco’ya inşa ettirdiği Yıldız Çini Atölyesi bu bahçeye serpilmiş önemli tarihî yapılardır. Dış bahçeden özel bir duvarla ayrılan ve İmparator II. Wilhelm’in 1889’daki ilk ziyaretinde Mimar Alexandre Vallaury’e birinci bölümü, 1898’deki ikinci ziyaretinde Raimondo d’Aronco’ya Merasim Köşkü denilen diğer bölümleri inşa ettirilen Şâle Köşkü saraya son devirde eklenen en görkemli yapıdır.

Şale Kökü

II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle birlikte Yıldız Sarayı yapıları daha sonra gelen padişahlar tarafından zaman zaman kullanılmıştır. Saray Cumhuriyet’in ilânından sonra bir süre boş kalmış, kütüphanesindeki çok değerli eserler Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne nakledilmiş, taşınabilir diğer eserler başka saraylara dağıtılmıştır. 1924’te Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin kullanımına bırakılan Yıldız Sarayı, Harp Akademileri olarak hizmet görmüş, 1977 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilip restorasyon çalışmalarına başlanmıştır; bu çalışmalar hâlâ sürmektedir. Restorasyon çalışmaları tamamlanan bölümleri ziyarete ve kullanıma açılan Yıldız Sarayı bir bütünlük içinde olmayıp çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından kullanılmaktadır. Sarayın güvenliğinin sağlanması için Ertuğrul ve Orhaniye kışlaları inşa edilmiş, bunlardan Ertuğrul Kışlası 1958’de imar düzenlemeleri esnasında yıktırılmıştır. Günümüze ulaşan Orhaniye Kışlası saray duvarının dışında yer almaktadır. Kitâbesinde 1303 r. (1887) yılında II. Abdülhamid tarafından Orhan Gazi’ye izâfeten yaptırıldığı yazılıdır. Çeşitli binalardan oluşan kışla bodrum katı üzerinde bir ya da iki katlıdır. Kışlanın camisi de bodrum katı üzerinde çift sıra pencereli, kubbeli ve güdük minarelidir.

Beylerbeyi Sarayı:

Ancak 1829 yılında II. Mahmud Beylerbeyi’nde ahşap bir saray yaptırdı. Mâbeyin ve Harem daireleri, Serdâb Köşkü, Sarı Köşk, Şevkābâd, Küçükyalı, Büyükyalı ve bendegân daireleri, hamamlar, mutfaklar ve ahırlardan meydana gelen bu tesisler bu devredeki en büyük sahilsarayını meydana getiriyordu. 1851’de büyük kısmı yanan bu sarayın diğer binaları da Abdülaziz tarafından yıktırılıp yerine 1861-1865 yılları arasında bugünkü Beylerbeyi Sarayı yaptırılmıştır. Mimarı Sarkis Balyan’dır.

II. Abdülhamid, Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine İstanbul’a getirilmiş (1912) ve ölümüne kadar (1918) bu sarayda kalmıştır. Saray Cumhuriyet döneminde de devlet konuklarına tahsis edilmiştir. Atatürk’ün davetlisi olarak Türkiye’ye geldiğinde İran Şahı Rızâ Pehlevî bu sarayda kalmıştır.

Beylerbeyi Sarayı, Dolmabahçe ile beraber İstanbul’un süslemeleriyle dikkat çeken saraylarındandır. Hem iç mimarisinde ve detaylarında hem de dış cephesinde zarif işçiliklerin dikkat çektiği saray, Neoklasik, Barok ve Rönesans sanat üsluplarının izlenebileceği güzelliktedir.

Mimarisinde batı ve doğu tarzlarının harmanlandığı Beylerbeyi Sarayı, kullanım planı açısından da Türk Evi özellikleri gösterir. Bodrumuyla beraber üç katlı olan yapıda 24 oda ve 6 salon bulunmaktadır. Zemin döşemelerinin çoğu Mısır’dan özel olarak getirilen hasırlarla yapılan sarayın salon ve odalarını hereke halıları, Baccarat kristali avizeler, Avrupa ve Osmanlı üretimi saatler, Uzak Doğu porselenleri gibi eşyalar süslemektedir. Beylerbeyi Sarayı’nın dekorasyonunda en çok dikkat çeken kısımlardan biri de tavan süslemeleridir. Sarayı inşa ettiren Sultan Abdülaziz, sarayın süslemeleriyle bizzat ilgilenmiştir. Resme ilgisi ve yeteneği olan Sultan Abdülaziz, süslemeler için örnek olması adına kendisi de eskizler çalışmış, Avrupa’dan ressamlar getirtmiştir. Kalem işi ve hat sanatı alanında dönemin usta isimlerinin işlediği süslemeler, sarayda zengin bir çeşitliliğe sahiptir.Tavan, tavan etekleri ve duvarlarda görülen kitabeler devrin hattatlarından Abdülfettah Efendi’ye aittir. Mabeyn-i Hümayun bölümünün üst kat salonunda işlemelerin doğu-batı sentezi hâlinde birlikteliğini görmek mümkündür. Tavan süslemelerinde aynı zamanda deniz, gemicilik odaklı resimler de önemli bir yer tutmaktadır. Süslemelerin çoğu doğu tarzı desenler ve doğadan ilham alınmış parçalardan oluşmaktadır.Batı ve Doğu üslûplarının kaynaştırılması suretiyle yapılan Beylerbeyi Sarayı Harem ve Mâbeyin bölümleriyle Türk evi plan özelliği taşımaktadır. Gerek deniz cephesi gerekse yan cepheler, orta bölümleri dışarıya doğru taşan üç kısım olarak düzenlenmişlerdir. Yapının çatısı üstten bütün cephe kenarlarını dolaşan bir korkulukla gizlenmiştir. Yapı bodrum dahil üç katlıdır. Birinci ve ikinci katları arasında yer alan silme, dikdörtgen ve kemerli pencerelerle hareketlendirilmiş cepheye değişik bir çeşni katmaktadır. Bu pencerelerin aralarında ve duvar köşelerinde tek ve çift sütunlar bulunmaktadır. Her iki katta toplam altı salon, yirmi beş oda ile helâ ve banyolar bulunur. Sarayın tefrişi için kullanılan kumaşlar Hereke fabrikalarında özel olarak dokunmuştur. Birçok oda ve salonun tavan ve duvarlarını yağlı boya tekniğiyle yapılmış Türk bayrağı taşıyan gemi resimleri ile sülüs ve ta‘lik hatlarıyla yazılmış manzumeler süsler.Bu ana yapının ön tarafında bahçe cephesi boyunca, üzerinde kör pencereler ve dikdörtgen nişler açılmış bir duvar uzanmaktadır. Bu duvarın her iki ucunda biri Harem, diğeri Mâbeyin Köşkü adını taşıyan birer küçük yapı yer alır. Doğu mimari etkilerine sahip bu köşkler çadır biçimli bir çatı ile örtülüdür.Yapının arka tarafında bulunan set bahçeleri Harem ve Mâbeyin bölümlerini birbirinden ayırmaktadır. Birbirlerine merdiven ve rampalarla bağlı bu set bahçelerinin en üstünde Sarı Köşk ve Mermer Köşk adlarında iki yapı bulunmaktadır. Sarı Köşk adını renginden, Mermer Köşk ise sofasındaki mermer havuzla duvarlarındaki selsebillerden almıştır. Bu köşklerin önünde 80 × 30 m. boyutlarında bir havuz bulunmaktadır. Havuzun günümüzde Boğaziçi Köprüsü ayağına bakan tarafında ise saray atlarının bakımı için yaptırılmış, tavanında renkli armalar ve hayvan tasvirleri bulunan ve türünün en zengin örneği olan Ahır Köşkü yer almaktadır.

Çırağan Sarayı:

Çırağan; Lale Devri’nde (1718-1730), mum ve kandil ışığında yapılan gece eğlencelerine verilen isimdir. Sarayın bulunduğu yerde de bu eğlenceler yapıldığı için saraya “Çırağan Sarayı” denmiştir. Beşiktaş’la Ortaköy arasında, Lale Devri’nin sadrazamı Damat İbrahim Paşa ile zevcesi Fatıma Sultan tarafından yaptırılmıştır. Daha önceleri “Kazancıoğlu Bahçesi” denilen bu yerde yaptırılan sarayın yanında bir Mevlevihane bulunmaktaydı. Sultan Birinci Mahmut (1730-1754) ve Üçüncü Selim (1789-1807) dönemlerinde tamir ve eklemeler yapılan saray, Sultan Abdülmecid tarafından yeniden yaptırılmak üzere yıktırıldı (1859). Ancak sarayın yeniden inşası Sultan Abdülaziz Han devrinde gerçekleşti. Dolmabahçe Sarayı’nda kullanılan planın daha ileri bir örneğini teşkil eden Çırağan Sarayı’nın planlarını, Nikogos Balyan yaptı. İnşaat 1861’den 1865’e kadar 4 yıl sürdü. Deniz kıyısında 750 metre uzunluğundaki bu saray, beyaz mermerden yapılmıştır.Çırağan Sarayı’nın salonlarının döşenmesine Dolmabahçe Sarayı’ndan daha fazla ilgi gösterilmiş. Burada kullanılan malzeme de son derece kıymetli cinsten. Bunun için dış cephesine nazaran iç tasarımı daha muhteşemdir. Sultan Beşinci Murad Han 1876’da tahttan indirilince, arzusu üzerine Çırağan Sarayı kendisine ve ailesine ikametgâh olarak verildi. Kendisi de 1904 yılında burada vefat etti. Asıl Çırağan Sarayı’nı teşkil eden ana bölüm, genel hatlarıyla neoklasik üslupta yapılmış üç katlı bir binadır. Bahçesi uzun yıllar futbol sahası olarak kullanılan ve eski ihtişamı yalnızca Meclis-i Meb‘usan olduğu dönemden kalma fotoğraflarında görülebilen saray, günümüzde bahçesine yaptırılan büyük ve modern otelin bir bölümü olarak restore edilip düzenlenmiştir.

Restore edilmiş bir oda

Balyan Ailesi:

18. ve 19. yüzyıllarda hassa mimarı olarak Osmanlı Devleti tarafından yaptırılan birçok önemli mimari esere imzasını atan Ermeni asıllı mimarlar ailesidir. Son dönem Osmanlı eserlerinin birçoğunda bu soydan gelen mimarların imzası vardır. Bazı kaynaklar ise ailenin Osmanlı mimarisinin özünden kopuşuna yol açtığını söylerler.

Bazı eserleri:Kuleli Askeri Lise, Ortaköy Camii, Selimiye Kışlası, Küçük Su kasrı

Yeni Yazılardan Haberdar Ol!
  • Add Your Comment