Nalıncı Baba: Padişahın İşi Ne!

Nalıncı Baba diye biri vardır. Sultan III. Murat zamanında İstanbul’da yaşamış bir evliya. Bu yazımızda Sultan III. Murat Han ile Nalıncı Baba arasında zuhur eden bir menkıbeye değineceğiz. Padişahın işi ne!

Sultan Murat Han, bir sabah uyanmış. Biraz tedirgin, biraz endişeli, biraz heycanlı… Muhtemelen gece bir rüya görmüş. Rüyasında kendisinden bir şeyler istenmiş. Kim istemiş? Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mi işaret etmiş bunları bilmiyoruz. Rüyayı kimseye anlatmamış. Ama belli ki Sultan Murat Han’ın sarayda bir derdi var. O kesin. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşe ile üzüntü arasında gidip gelmektedir.

Veziriazam Siyavuş Paşa yaklaşmış:
– Sultanım Hayrolsun inşallah, canınızı sıkan bir şey mi var?

Hünkar:
– İnşallah hayrolur, sen hazırlan tebdili kıyafet çıkalım, öğreneceğiz.

Tebdili Kıyafet: Hünkarların bazen bir derviş, tüccar veya molla kılığında dolaşırlar. Asayiş ber kemal mi? Şehirde ne oluyor ne bitiyor kendi gözleriyle görmek isterler.

Hemen Sultan Murat Han da Siyavuş Paşa da molla kılığında giyinmişler.

Çıkmışlar yola.

Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. Sultan belli, bir şeyler arıyor. Siyavuş Paşa da bilmiyor Sultan’ın ne aradığını. İşte tam o sırada ilerde bir kalabalık, 15-20 kişi toplanmışlar.

Hünkar:
– Hele gel aradığımız herhalde burada.

Yaklaşmışlar.

Bakmışlar ki yerde bir ceset. Boylu boyunca bir erkek ruhunu teslim etmiş yatıyor.

Hünkar:
– Hayırdır! Kimdir neyin nesidir?

Ahali:
– Aman hocam hiç bulaşma! Senlik biri değil.

Hünkar:
– Yahu Niye öyle söylüyorsun.

Ahali:
– Ayyaşın, sarhoşun, berduşun birisiydi işte!..

Hünkar:
– Nerden biliyorsunuz ayyaş olduğunu berduş olduğunu?

Ahali:
– Müsaade et de bilelim hocam. Kırk yıllık komşumuz! Biz bilmeyeceğiz de kim bilecek onun halini. Ayyaş ve mimli kadın düşkünü biriydi.

Bir başkası söze girer:
– Hocam aslında iyi bir nalıncıydı. Müthiş bir zanaatkârdı. Yaptığı nalını yapabilecek bir başkası yoktur çarşıda. Ama gel gör ki, kazandıklarını içkiye, şaraba verirdi. Nerede mimli bir kadın var onu alır evine götürürdü.

Hünkar:
– Allah Allah!

Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
– Ne camide gördük ne mescitte gördük. Hocam sizlik iş değil bu boşverin.

Kalabalık dağılırken Siyavuş Paşa tam dönecek olmuş Hünkar paşanın elinden tutmuş.
Nalıncı Baba: Padişahın İşi Ne

Hünkar:
– Hayırdır paşa! sen nereye? Dur bir dakka! Burada bizlik bir iş var.

Siyavuş Paşa:
– Hünkarım bizlik iş ne olacak. Göndeririz saraydan bir kaç hoca hallederler.

Hünkar:
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz; adam ne olursa olsun. Ayyaşdır, berduşdur odur budur ama bizim teb’amızdır. Bu cenazeyi kaldırmak icap eder.

Siyavuş Paşa:
– Hünkarım yapmayın, saraydan üç beş hoca yollar mevzuyu hallederiz.

Hünkar:
– Hele dur sen! Bu işi biz halledeceğiz.

Siyavuş Paşa:
– Yapmayın etmeyin sultanım, nasıl kaldırırız? Bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini…

Hünkar:
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

Tutmuşlar meftayı kaldırmışlar.

Siyavuş Paşa:
– Hünkarım şurada bir mahalle mescidi var, ama…

Hünkar:
– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

Siyavuş Paşa:
– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…

Hünkar:
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Orada bizi tanıyanlar çıkar. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…

Padişah naaşı yıkar kefenler.

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah, bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzünde bir beşâşet hâsıl olur. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın da, vezirin de kanı ısınmıştır bu adama. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine de bir hayli vardır. Bir ara vezir, sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ve:

Siyavuş Paşa:
– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…

Hünkar:
– Neden, ne yaptık ki?

Siyavuş Paşa:
– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki de yetimleri?

Hünkar:
– Doğru dedin. Öyleyse sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Hakkını helal et evladım, Belli ki çok yorulmuşsun.

Eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Neden sonra silkinip konuşmaya başlar:

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!

Hünkar:
– Niye?

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Ümmet-i Muhammed içmesin diye…

Hünkar:
– Fesübhânallah!..

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleyin bakalım… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara.. Mızraklı İlmihal, Hüccet-i İslam okurdum…

Hünkar:
– Bak sen millet ne sanıyor hâlbuki…

Nalıncı Baba: Padişahın İşi Ne!
Nalıncı Baba: Padişahın İşi Ne

Nalıncı Baba: Padişahın işi ne?

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi; tekbir alırken Kâbe’yi görmeli…

Hünkar:
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

Nalıncı Babanın Hanımı:
– İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofulara uzanırdı ya… Hatta bir gün: Bak efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…

Hünkar:
– Ne dedi peki?

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

Hünkar:
– Merak ettim şimdi cevabını!

Nalıncı Babanın Hanımı:
– Önce uzun uzun güldü, sonra;
– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

“Harabat ehline hor bakma şâkir; Defineye mâlik vîrâneler var!” 

*Kıssada bahsedilen Nalıncı Baba, o adsız şansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır. Tam olarak şuradadır.

Videosu da buradadır. İstenirse videosu da izlenebilir.

  • Add Your Comment