Mehmetçiğin Enver’i Yahut Milletin Sevdikleri

Mehmetçiğin Enver’i Yahut Milletin Sevdikleri

Dersa’adet

Resimli Kitap Matbaası

1332 (1916)[*]

Cantürk AYDIN**

Enver Paşa

H. Cemal Edirneli tarafından kaleme alınan bu kısa öykünün Erzurum’da ittihatçı bir köy eşrafı tarafından ülkenin İkinci Meşrutiyet sonrası başından geçen olayları dönemin şartlarına göre ele alması ve bu çerçevede değerlendirmesi konu edilmiştir. Konular ele alınırken kronolojik olarak Resneli Niyazi ve Enver Paşa’nın II. Meşrutiyet’i ilanı, 31 Mart Olayı, Trablusgarp Harbi, I. ve II. Balkan Harplerinden bahsedilir. Bu olaylarda halkın nasıl bir durum içinde hareket ettiği milli duygularla ön plana çıkarılır. Yazarın Enver Paşa ve Resneli Niyazi’ye duyduğu hayranlık göze çarpmakta olup, kendisinin de subay olduğu ve büyük bir ihtimalle İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olduğu da anlaşılmaktadır.

İfade

Herkes biliyor ki bizde ekseriyet (çoğunluk) millet-i avamdır. Fakat bunlarında bir edebiyatı vardır. Bugün köylerde, askerî koğuşlarında hala <aşk-ı garip> kitapları, okunuyor. Çünkü bu onların edebiyatı, lisanıdır. Bu lisana serferu ettik bir muharrer için lazımdır. Düşündüklerimizi, yazdıklarımızı ancak bu lisanla biz onlara anlatabiliriz. Bu ihtiyacın tesiriyle “Mehmetçiğin duygusu, hudut boyunda heyet-i askeriye” teminde geçen sene gayet Türkçe bir lisanla bir eser yazmıştım. Buna bazı arkadaşlar pek Türkçe olmuş dediler. İkinci eserimde Kala’a-i Hürriyet Hareketi verdim. “Mehmetçiğin esareti esir olma” ismindeki kitap meydana geldi. Burada iki lisan kullanmıştım. Birisi muharrerin ifadesi diğeri gayet sade Mehmetçiğin lisanı idi. Bu eserimi okuyan arkadaşlarım ise pek Arabi, Farsi olmuş, askerler bundan bir şey anlamaz dediler. Haklıdırlar. Fakat ben bir neferden ziyade zabıtta bir inkılap fikri hazırlamak ve bu tesiratla hissettikleri hararet esareti askerine anlatmak için zabitana bir hediye olarak bu kitabı yazmıştım. Zabit esir olmazsa, askeri esir olur mu?

Şimdi şu üçüncü eseri yazdım. Maksadım başımıza gelen vukuatı şan-ı millimize muvafık surette hikâye tarzında yazmaktır. Bulgar şairlerinden “ İvan  Vajof” un otuz sahifeden ibaret bir eseri var. Orada Bulgaristan’ın suret-i teşkilini, bizim oradan geri gidişimizi bir ima Bulgar’ı muhatap yaparak o kadar hazin tasvir ediyor ki bundan büyük bir tarih-i ibret olamaz. Bizde avamı uyandırmak ister isek onların lisanları, anlayacakları üzere yazalım. Fakat bu yazıları da bir hikâye-i milliye tarzında meydana getirelim. Çünkü bugün zabitan, askere okutmak için onlara tarihlerini kolay bir surette anlatacak inkilabat-ı Osmaniye’yi hikâye tarzında ifade edecek bir hikaye-i askeriye arıyor. Bütün bu yazılarda muharrerlerin göz önünden kayıp etmemeleri icap eden bir şey var.

İzzet-i nefs-i milliyi yükseltmek!

H. Cemal Edirneli

 

 

Mehmetçik; Erzurum Dağlarının eteklerine sığınan, duvarları çitten, üstü çavdar sapından kapatılmış kuyunun meydanlığında, harman yerinde çalışıyordu. O gün, saat on bire gelmiş akşam olmaya başlamış güneş yeşil dağların arkasına çekilmeye başlamıştı. Köylüler hep bir araya toplanmıştı. 324 senesinde askerden yeni gelen siyah bıyıklı, uzun boylu Yakup onbaşı toplardan, tüfenklerden anlatıyordu. Köyün ihtiyarı doksanlık Hasan Ağa, Yakup’a seslendi.

Oğlum Allah din, devlet ve millete kuvvet versin, sen padişahımızın oturduğu yerde askerliğini yaptın. Her şeyi gördün. Bize İstanbul’dan anlat. Kumandanlarınız, zabitleriniz ne haldedir, padişahımız kışlalara geliyor mu?

Yakup içini çekti. Hürmetkâr bir tavırla ihtiyara cevap verdi.

Baba, benim anladığıma, beş vakit namazını kılan, vazifesinden bir saniye bile ayrılmayan bir zabitimizin gayet korkarak gizlice, yavaşça bize söylediğine bakarsak işler pek fena, talimler, her şey kötü…

Padişahımızın yüzünü gören yoktur. Vazifemiz yemin içmek, padişaha dua etmekten ibaretti. İstanbul ahalisi de askere alınmaz milleti düşünen yok…

Bu sözler üzerine ihtiyar Hasan Ağa başını salladı, düşündü. Köylüler bir şey anlamıyorlardı. Fakat Hasan Ağa Sultan Aziz, murat türlerini biliyordu. Bunlardan evvelki padişahları da babasından, dedesinden işitmişti. Rus Muharebesinin felaketini görmüştü. Kulağı delikti. Hasan Ağanın fikrince padişah sarayında saklanmaz, milleti arasında dolaşır, askeriyenin içinde gezer, top, tüfek talimlerini seyreder. Bir ay evvel Rus hududundan birçok top sesleri işitmişlerdi.

Birkaç gün sonra Rusların talim yaptıklarını, krallarının da talimi seyre geldiğini anlamışlardı. Bizim padişahımız Sultan Hamid ise İstanbul’dan taşraya çıkmıyor, halimizi gelip sormuyor, jandarmaların, kainmakamın elinde oyuncak gibi kaldık, diyordu.

Birkaç gün sonrasına köylüler harman yerinde toplanmışlardı. Hasan Ağa dalgın, düşünüyordu. Köyün yakınındaki Ayvaz dağından gelen iki atlı gördü, herkes o tarafa baktı. İki jandarma ile yanında tahsildar gelmişti. Selam vermeden üç yüz yirmi beş senesinin vergisini istiyorlardı. Köylülerde para yoktu. Henüz onlar buğdaylarını satmamışlardı. Hasan Ağa meyus çehresini jandarmalara çevirdi. İhtiyar titrerik lisanıyla evlatlar, bizim bu seneden vereceğimiz yok. Mademki devletin paraya ihtiyacı var, köylü buğdayı satsın, o zaman veririz.

Jandarmalar Hasan Ağaya hiddetle baktı ve seslendiler: Haydi bunak… Çok sözün lüzumu yok. Şu atlarımızı alınız. Tımar ediniz. Yem veriniz, bize bir oda gösteriniz, güzel yemekler hazırlayınız. Sabahleyin kalktığımızda para isteriz. Bargirlerimizde birliğe görmeyeceğiz.

Emirler yerlerine getirildi. Köyün zengini Hasan Ağa sabahleyin paraları teslim etti. Cenabı hakka bu felaketten milletin kurtulması için dualar okudu. Bir akşam Hasan Ağa yine harman yerinde oturuyordu. Erzurum cihetinden koşarak iki atlı geliyordu. Bunlar köyün delikanlılarından Yakup ile Şaban idi. Doğruca Hasan Ağanın yanına geldiler. Köylüler bu telaşa şaşıyorlardı. Acaba ne vardı. Muharebe için asker mi toplanacaktı. Köylüler soruyordu.

Yakup söze başladı. Dedi ki: artık padişahımız serbest gezecek, bundan sonra verdiğimiz vergiler paşalarını mürtedlerin ceplerine değil milletin, ordunun selameti yolunda sarf edilecek jandarma gelip köyümüzden yalan uydurup verdiğimiz vergileri tekrar alamayacak, şimdi söz hükümetin değil, kanun yolunca milletin olacak, Erzurum da toplar atıldı. Şenlikler oluyor.

Millet Fedaisi Enver ve Niyaziler isminde zabitlerimiz Arnavutluk cihetinde dağa çıkmış, sadrazam değişmiş, Hasan amcanın evvelce söylediği gibi padişah içimizde gezecek, toplar, tüfenklerle istediğiniz gibi zabitlerimiz, kumandanlarımız talim yaptıracak. Daha birçok şeyler var. Bugün İslam’ımızın bayramıdır. Erzurum vilayetinden bir iki akıllı, doğru adam çıkaracağız. İstanbul’a göndereceğiz. Bunlar bizim neye ihtiyacımız var ise orada söyleyecek, mesela köyümüze mektep yapılacak, hocalar gelecek, verdiğimiz vergilerle hükümetimiz top, tüfenk, gemi alacak işte benim anladığım şimdilik bu kadardır.

Aksakallı, güngörmüş Hasan Ağa bu sözler söylenirken sevincinden ağlıyor, çok şükür yarabbi diyordu. Diğer halkta Hasan Ağayı taklit ediyor, seviyorlardı. Bundan sonra her akşam harman yerinde Erzurum’dan gelen haberlere dair sözlerle vakit geçiriyorlardı. Bu mukameler arasında millet fedaisi Enver ve Niyazilerin isimleri bu temiz kalpli köylülerin lisanında hürmetle, besmele ile söyleniyordu. Köy kızları Enver, Niyazi kahramanları için türküler bile çıkarmıştı. Çobanlar dağda Enver, Niyazi kahramanlıklarını okuyan şarkılarını kullarının yanık sadalarına karıştırmışlardı. Artık köye jandarma geldiği zaman Hasan Ağaya bunak demiyor, köylülerin iffet-i nefislerini düşünüyorlardı. Zaten eski jandarmalar hükümet tarafından tard edilmişti. Şimdi nadiren kendilerine fena muamele eden hükümet memurlarına karşı ahali:

Biz şehit evladıyız. Şehit babasıyız. Şimdi hak var. Enverler var, Niyaziler var diye mukabile ediyorlardı. Bu ulvi hitap karşısında serfuru etmeyecek hangi Osmanlı vardı. Köylüler, hala Hasan Ağa hükümete ait vergiyi bir saniye bile bekletmiyor, gelen jandarmaları bir evlat gibi seviyor, onun tüfengini, kılıncını padişah, millet yadigârı diye köylü delikanlılarına gösteriyordu. Köylüler meşrutiyetin manasını, o kadar bilmiyorlardı. Onlar gelen jandarmalardan takip edilen davalardan ortalığın değiştiğini, artık hükümetin millet için çalıştığını anlıyorlardı. Mesela: jandarma vazifesini köyde bitirip sabahleyin giderken arpa, saman parası, hatta yemin masrafına medar olmak üzere bazı fakir çocuklara bahşiş bile vermek istiyordu. Lakin Hasan Ağadan o zaman şu ses işitiliyordu:

Oğlum keseni çıkarma. Allah din ve devlete zeval vermesin. Elhamdülillah bizim ihtiyacımız yok. Sen tanrı ve hükümet misafirimizsin. Hükümetimiz sizin gibi doğru, namuslu, silahı temiz jandarmalar köylerimize gönderdikçe biz, hem vergimizi verir ve hem de duadan geri kalmayız.

İşte Hasan Ağa başta olmak üzere saf, muhterem köylüler hiç hükümetin büyümesini, iyiliğini istiyorlardı. Bir gün yine bir jandarma köye geldi. Fakat çehresinde bir meyvist? vardı.

Hasan Ağa adil bir hükümetin elbisesini taşıyan bir jandarma da ciddiyetle imtizaç etmiş mütebessim bir sima görmek istiyordu. Bu hal Hasan ağayı müteessir etti.

Selam verildiğinden, sonra Hasan Ağa jandarmaya sordu.

-Evlat; keyfin mi yok? Hasta mısın?

-Hayır, Hasan Ağa. Vücutça pek güzelim. Sair bir ihtiyacımda yoktur.

-Neden böyle boynunu bükmüş, çehreni sarartmışsın?

-Sizin ve köylü delikanlıların temiz fikirlerine, şu nurlu, arazinizin bir katına acıyorum.

-Evlat bu sözlerinden bir şeyler anladığımız yok.

– Ah baba. Yine vatan tehlikede, İstanbul’da karışıklık var. Eski büyükler tekrar hükümetin devamını ellerine almak istiyorlarmış, cahil askerimizi orada kandırmışlar. İstanbul’un içinde fenalık varmış. Askerler zabitlerini öğretmişler, bazılarını kesmişler! Bu gidişle buraları düşmana geçecek!

Bu (31) Mart vakası idi.

Bu sözler üzerine Hasan Ağa bir zaman başını yere eğdi, düşündü, ellerini sakalına götürdü. Bir vakit bu halde kaldı. Gözlerinden akan yaşlarla bağırarak seslendi:

Enver’imiz, Niyazi’miz, Fethilerimiz nerede?

Bizim Erzurum’daki kumandanlar ne yapıyor. İstanbul’a gitmek, o eski hainleri asmak için gönüllü asker istemiyorlar mı?

İşte ben önde olmak üzere bütün köylümüz bu hizmete koşacağız. Yok, evladım buralarını düşman çıknamayacaktır, çiğnetmeyiz.

Hasan ağanın heyecanlı sözlerine, karyelerine karşı jandarma cevap verdi.

-Baba, pek çok telaşa düşme. İşittiğime göre Enverler, Niyaziler, Fethiler Selanik’ten İstanbul’a doğru yürümüşler. Başlarında da büyük kumandan Mahmut Şevket Paşa varmış.

Zavallı ihtiyar Hasan Ağa bu zaman bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Zaten herkes ağlıyordu. Küçük çocuklarda bu hale iştirak etmişlerdi.

Hasan Ağa ellerini kaldırdı, âmin dedi. Titrek, hazin sadasıyla:

“Ümmet-i Muhammet’e rahmet eyle yarabbi… Enver, Niyazi ve Fethi evlatlarımızın yollarını açık eyle yarabbi. Eski hükümet, millet mürtedlerini kahr eyle yarabbi. Şu masumlara, fakir köylülere lütf eyle yarabbi. Duasını bitirdi. Hemen jandarmanın hükümete ait işini yaptı ve beraber vaktin geç olmasına bakmayarak Erzurum yolunu tuttu. Geceyi yolda bir handa geçirdiler. Sabahleyin güneş doğarken Hasan Ağa Erzurum’un içine giriyor, müsikasını işitiyordu. Sokaklar bayraklarla donatılmıştı.

Hasan Ağa coş ve huruşa geldi, titredi. Mini mini mektep çocuklarının, bütün halkın lisanında:

Yaşasın Enver ve Niyaziler, Fethiler.

İsm-i mübareğini işitti. İhtiyar bu zamanlarda bir delikanlı gibi atının dizginlerini topladı. Üzengilere dokundu, koştu. Hükümet konağı yanında durdu. Orası askerle doluydu. Resmigeçit olacaktı.

Hasan Ağa genç bir mülazıma yaklaştı, sordu:

-Evlat İstanbul’daki millet alçakları ne oldu? Bana haber ver!

Enverlerim, Niyazilerim, Fethilerim İstanbul’a girdi mi? Asilere terbiye verdi mi?

Zabit bu ihtiyarın çehre-i sıfatına, muhterem sözlerine, gözlerinden damlayan yaşlarına baktı, dedi ki:

-Babacığım, “Enverler, Niyaziler, Fethiler” şimdi Elhamdülillah İstanbul’dadır.

Şehzade Mehmet Reşat Efendimizi tahta çıkardılar. Milleti otuz seneden beri mahveden, etrafındaki hainlere aldanan evvelki padişahı (II. Abdülhamit) tahtından indirdiler. Askerimizi kandırıp isyan ettiren hainleri istediler. Şimdi artık merak edilecek bir şey yoktur.

Hasan Ağa bu zabite birçok dualar okudu, orada ahali, bütün askerler bu ihtiyarın at üzerinde bir delikanlı gibi duruşuna, sevincinden bir çocuk gibi ağlayışına bakıyorlardı.

Muhterem köylü dayı oradan gitti, atını bir hana bağladı. İstirahat-ı kalbi ile bir kahve içti. Şekerci dükkânına uğradı. Birçok yer dolaştı. Nihayet bir Müslüman şekerci buldu. Oradan istediğini aldı. Köyün yolunu tuttu. Artık Hasan Ağaya başka bir şey lazım değildi.

Enverler, Niyaziler, Fethiler İstanbul’a girmiş, milleti felakete doğru sevk eden padişahı indirmiş, hainleri asmış idi. Akşama yakın Hasan Ağa köyün içine terlemiş köpük içinde kalmış ceylan gibi atıyla girdi. Erkekler, kadınlar köyün büyük ve merhametli olan şu ihtiyarını bekliyorlardı. Hasan Ağanın yüzü gülüyordu:

Köylü delikanlılardan nişancı, cesur, pehlivan olan Mehmet evvela Hasan dayının yanına sokuldu. Elini öptü, bargirini tuttu ve sordu.

-Enverler, Niyazilerimiz, Fethilerimiz, İstanbul’a girmiş mi?

Hasan Ağa bu sual karşısında gül yüzüyle ahaliye seslendi:

-Size çok güzel havadisler getirdim. Oğullarım bizde kahramanlar eksik olmaz. Bizim dedelerimiz bu yerleri, bu vatanı kılınçlarıyla, kalpleriyle almışlardı. Elbet kahraman evlatlarım Niyaziler, Enverler İstanbul’a girecekler, elbet mürtedleri astıracaklardır. Büyük kumandanımız Mahmut Şevket Paşa başta olmak üzere ordumuz İstanbul’a girmiş, muharebe olmuş askerimizi fenalığa yollayan paşaları asmışlar, milleti kullanamayan hainlerin sözlerine kapılan eski padişahı tahtından indirmişler, yerine Şehzade Reşat Efendimizi getirmişler. Erzurum’da yüz bir tane top atıldı.

Haydi, çocuklar milleti, dini, vatanı kurtarmak için İstanbul’a girerken şehit edilen zabitlerimiz, askerlerimiz için dua edelim, âmin diyelim. Dua okundu. Bu masum kalplerin lisanından bir ilahi döküldü. Bu vazife-i kutsiye hitam buldu. Hasan Ağa torbasını getirdi, çimenler üzerine şekerler attı, çocuklara dağıttı, bilezikleri kendi gibi ihtiyar (familyası) can yoldaş Fatma Anaya kızlara verilmek üzere uzattı. Fakat bu muhterem ihtiyar yorgunluğu hiç düşünmüyor. Daha yapılacak işleri olduğunu söylüyordu. Muhtarları, imamı çağırttı ve dedi:

-Yarın millet-i İslam’ın bayramıdır. Köyden hiçbir kimse işe gitmeyecek, herkes bayramlık elbiselerini giyecek, yarın mescitte sabah namazı kılınacak, gündüz saat dörtte köyümüzün soğuk pınar meydanlığında at koşusu olacak, birinci gelene iki koyun vereceğim. Bundan sonra kızlar Enverler, Niyaziler, Fethiler türküsünü söyleyecekler, hep köyce dinleyeceğiz, ayrıca kurban keseceğim.

Hasan Ağa’nın emirleri harfiyen icra edildi. Sabah oldu. Horozlar öterken, ezan sesleri köyün sükûnet havası içinde ihtizaz ediyordu. Mescitte dualar okundu. Sultan Mehmet Reşat Efendimizin ismi zikr edildi.

Gündüz koşuları yapıldı. Kızlar Enver, Niyazi, Fethi türküsünü söylediler. Delikanlılar aşka geldi, köyün âdeti ve Hasan Ağa’nın müsaadesi üzerine silahlar atıldı. Köyde istikbale ait pek çok tatlı ümitler vardı. Donanma ianesi için gelen memurlara, Hasan dayının çok yardımı oluyordu. Artık köylüler az çok her şeyi anlamışlardı.

Oradan birçok zaman geçmişti. Köyün muhterem ihtiyarı yeni bir mektep yaptırmış, malumatlı bir hoca bulmak için Erzurum’a gitmişti. Kahvede oturuyordu, İstanbul’dan gazeteler gelmişti. Orada şöyle yazıyordu.

“Trablusgarp’ta Fethi Bey’in Bingazi’de Enver Bey’in İtalyanlara karşı harbi”

Hasan Ağa yanında gazete okuyan bu adamı iyice dinledi. Kulaklarına inanamıyordu. Yerinde oturamaz bir hale geldi. Sordu ve bağırdı. Evlat! Enver, Fethi oğlumuz neden Trablusgarp’a gitti. İtalyanlar kim oluyor? Mülkümüzde ne arıyorlar?

Zavallı Hasan Ağa’nın hiçbir şeyden haberi yoktu. O köyde yeni mektebin meydana gelmesi için bir aydan beri hiçbir yere gitmemişti. Köyde harpten kimse gelmemişti. Bu yeni İtalya Harbini işitmemişti. Gazete okuyan, Hasan Ağa’ya icap eden tafsilat ve izahatı verdi. Bu zaman Hasan Ağa’nın çehresinde bir tufan yeis bilirdi!

Fakat Hasan Ağa’nın zehirli düşüncelerine su serpen, onu teselli eden bir şey vardı. Enver Bey Araplarla, askerimizle birlik olmuş İtalyanlara hücum yapıyormuş.

Demek ki Hasan Ağa’nın “Enver’i” yine Trablus çöllerinde idi. Şu halde İtalyanlar bu kitle-i mevcudun karşısında ne yapacaklardı. Trablusgarp muharebelerine, hücumların muvaffakıyetine dair havadisleri kâmilen okuttu. Hem soyundu, hem de miktar oldu. Evet, muhterem ihtiyar soyunmuştu. Çünkü düşmanla harp sözü Hasan dayıyı soyundurur. Hele Enver Bey’in İtalyanlara karşı durması ona başkaca bir ümit ve teselli verdi. Mahzun idi, çünkü, nasıl İtalyanlar Trablusgarp’a, o güzel vatana girmişlerdi. Neden bu Erzurum’daki toplar, askerler muharebe yokmuş gibi sessiz oturuyorlardı. İslamiyet’e musallat olan bir düşmana karşı Hasan Ağa bütün alem-i İslam’ın bir volkan haline gelmesini feveran etmesini istiyordu. Onun fikri, ruhu böyle düşünüyordu. Yanındaki gazete okuyana sordu:

-Askerimiz burada ne duruyor, niye Trablusgarp’a koşmuyor.

İhtiyar şu cevabı aldı:

-Trablusgarp’ta muharebe edecek kadar askerimiz var. Buradan oraya asker gitmek için aylar, yıllar ister! Şimendiferlerimiz, vapurlarımız, paramız yok! Karşımızda ise en eski düşmanımız Rus var.

Hasan dayı başını eğdi. Gözleri yaşla doldu. Hiddetinden titriyordu. O herhalde Trablusgarp’taki din kardeşlerine yardım etmek istiyordu. Hükümet dairesine gitti. Orada onun sahavet tabanı tanıyan memurlar vardı. İhtiyarın çehresi dargın, kaşları çatık, gözleri sönük ve nemli idi. Memurlara soruyordu.

-Trablusgarp’taki kardeşlerimize yardım için ne yapmak lazımdır?

-Memurlar Hasan Dayıyı bir sandalye üzerine oturttu. Trablusgarp için toplanan iane defterini gösterdi. Bu zaman Hasan Ağa da kesesini boşalttı. Erzurum’daki amcasından Ali Haydar Efendi vasıtasıyla malumatlı bir köy hocası da buldu. Köye götürdü.

İhtiyar Hasan Ağa her zaman şehirden köye gelirken çocuklara şeker götürürdü. Bu sefer eli boş gelmişti. Hiçbir fırt söz söylemeye cesaret edemedi. Çünkü bu muhterem ihtiyar bütün dünyaya küsmüş gibi bir vaziyette idi. Hasan Ağa’nın yanına yine pehlivan delikanlı Mehmet sokuldu.

-Yeni padişahımızdan, Enver, Niyazi, Fethi kahramanlarımızdan ne haber var dedi.

Bu dört ismin vaziyeti, saadeti Mehmet’e milletin, dinin, vatanın, hükümetin her halini tasvir etmeye kâfi idi. Bunlar onu oldukça her şeyin yerinde olacağına dair Mehmet’in bir itikadı vardı. İslam’ın kumandanı olmuşlar, dedi. Bu söz üzerine herkes yekdiğerine bakıştı. Gece Hasan dayının odası ihtiyarlar, delikanlılar ile dolmuştu. Hasan Ağa her şeyi anlattı. Trablusgarp için köyde iane toplandı. Köyün mescidinde beş vakit namazda “Nusret-i İslam” için dualar edildi. Bu muharebe zamanında birçok bayramlar, donanmalar geçti. Fakat henüz düşman Trablusgarp’ta olduğu için Hasan Ağa köyde hiçbir şenlik yaptırmıyordu. Herkes bayramda yeni elbiselere verilecek paraları Trablusgarp mücahitlerine göndermeyi daha iyi görüyor ve böyle biriktirdiklerini hükümete gidip teslim ediyorlardı. Bu harbe köylü delikanlılardan pek çokları gönüllü gitmek istiyorlardı. Fakat hükümet siz “Ruslara” karşı duruyorsunuz diyordu.

Trablusgarp muharebesinin devamı müddetince köyde iane toplandı. Şehitlere her namazda dualar okundu. Her hafta köyün hocasına Hasan dayı gazete getirtiyor, köyün odasında okuyorlardı. 328 senesi Eylül ayı idi. Harmanlar yeni kalkmıştı. Bir gün köye iki jandarma geldi, asker olanların isimlerini verdi.

Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ! Hükümetlerinin bizimle ilan-ı harp ettiklerini söyledi. O gece valideler çamaşır, torba, çorap hazırlıyorlardı. Sabahleyin askerler Erzurum yolunu tutmazdan evvel mescitte hoca bir dua okudu. Köyden yirmi tane de gönüllü çıktı.

Köyde hemen delikanlı kalmamıştı. Hasan dayı atına bindi. Erzurum’a kadar bu aslanları götürecek, kendisinin de bu harpten mahrum edilmemesini istirham edecekti. Kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, köy delikanlılarını, askerlerini ilahilerle Enver, Niyazi, Fethi türküleriyle köyün haricine çıkardılar. Bu zaman valideler lisanından şu sada yükseliyordu. Haydi, Allah selamet versin. Düşmanı mahv etmeyince buraya gelmeyiniz. Sizi bugün için doğurduk. Ümmet-i İslam’a yardım ediniz. Düşmanın evvelki seneden bize birer mektup gönderiniz. Sakın ola ki geriden bizim toprağımız içinden bize “sağ ve selametteyiz” gibi bir haber göndermeyiniz. Biz sizin düşman toprağında görünmenizi, oralardan selam yollamanızı isteriz. İçinizde kim şehit olursa bize bildiresiniz. Burada hepimiz onun çocuklarına köle oluruz. Haydi, ey evlatlar gözünüz arkada kalmasın. Ne mutlu size ki erkek olmuşsunuz. Düşmanla cenge gidiyorsunuz. Bu sözler üzerine nişanlılar; kızlar, kadınlar erkeklerin etrafını sardı. Ay parçası gibi güzel olan bir kız, Pehlivan Mehmet’in nişanlısı ortaya çıktı. Güzel elini kaldırdı. Semayı bulutları gösterdi, dedi ki:

-Allah şahidimdir. Bugün erkek olmadığımdan, şu harbe gidemediğimden kalbim kan ağlıyor, fakat tanrım yüreğime bir serinlik veriyor. Çünkü Mehmet’im arkadaşlarıyla beraber harbe gidiyor. Fakat onların (düşman) korkak çocuk doğuran kadınlarına dokunmayınız. Eğer içinizden birisi şehit olursa onun türküsü her zaman gönlümüzde, kızların ağzında gezecektir. Güya muharebeden sonra içinizden dönüp de gelen olursa muharebedeki yararlıklarını, arkadaşlıklarına tasdik ettirilmelidir. O zaman kendisine köyde kız bulur. Şuna da emin olunuz ki nişanlılarımızdan bir tane kız olursa biz yine kimseye varmayız. Gözleriniz arkaya değil ileriye baksın. Siz ileri de bulundukça bizim burada dinimiz, namusumuz pak kalacaktır.

Delikanlılar şen ve masrur, Enver, Niyazi, Fethi türkülerini, eski harpten Osman Paşa şarkılarını söylerken mağrurane Hasan dayı delikanlıların o güne çıkmış, gümüşlü palasını çekmiş, yürüyor, sükût anında Osmanlıların menakıp zaferinden bahs ediyordu.

Erzurum’un içine girilirken Hasan Ağa delikanlıları asker gibi dörder yapmış, arkasına katmış, eski köy türkülerinden şu muharebe şarkısını söyletmeye başlamıştı:

Anam, bacım yok aklımda

Din ve devlet, millet için,

Haydi, aslan Erzurumlu

Hep onlara benzemek için,

Durur İslam bu sözünde.

Çıktık bizde bu yollara,

Ecdadını unuttuk mu?

Çıktık bizde bu yollara.

 

İşte Erzurum sokaklarında Hasan dayının askerleri şu zaferi gayet yüksek bir sadayı galibiyetle söylüyor, bütün Erzurum halkının heyecandan mütevellit gözyaşlarıyla karşılanıyor ve ahaliden zaman zaman şu sesler yükseliyor, işitiliyordu.

Allah size şehitlik nasip etsin, düşman ülkesine sancağımızı diktirsin. Oradaki din düşmanımıza yardım ettirsin. Erzurum’un her sokağı böyle muharip bir halkla dolmuş, hükümet meydanı bir yavuz ordusunun tecemmu kadar muhip idi. Sabahleyin yola çıkılırken herkes elbiselerini giymiş, silahlarını takmıştı, askerin şehir ahalisinin kalbine sığmayan bir sonucu vardı. Kadınlar bu ulviyet-i hal karşısında ağlıyor, mektep çocukları harp şarkılarını söylüyor, Pehlivan Mehmet köy türkülerine benzemeyen, Enver, Niyazi, Fethi şarkılarını bu çocuklar lisanından daha ziyade bir masumiyetle, mahiyetle dinliyordu. Ahali arasında askerleri bir türlü terk edemeyen beyaz sakallı, dinç vücutlu, atının üzerinde eski bir Osmanlı gibi duran Hasan Ağa vardı. O gönüllü bu harbe gitmek isterken bugün ona kumandan şu cevabı vermişti. “Erzurum vilayetinin pek azına şu Bulgar… Balkan Harbi nasip oluyor.  Burada pek çok askerimiz kalıyor. Fakat karşımızda Rus eski düşmanımız var. Sizin gibi cesur ihtiyarlar Ruslardan alınacak intikamı gençlerden daha ateşli bir hararetle beklerler. Sen Rus’a karşı lazımsın.”

İşte Hasan Ağa bu sözlerin meshuri olmuştu. Fakat Hasan Ağa şu ihtiyarlık zamanında kadar bir hastalık pençesine tutulmaktan evde rahat döşeğinde olmaktan korkuyordu. O istiyordu ki bir an evvel harbe gitsin, orada mutlak intikam alsın, şehit olsun. Mademki ona hükümeti burada daha ziyade lüzum gösteriyor. Erzurum’dan iki saat kadar kıtaat ayrıldı. Orada bir mola verildi. Fakat asker hiç yürümek bir kuş gibi çabuk uçmak, düşmanın karşısında dedeleri gibi yalın kılınç görünmek istiyordu. Bu mola mahallinden ihtiyar Hasan Ağa ayrılacaktı.

Kumandanın müsaadesiyle Hasan Ağa atını askerin ortasına sürdü. Söze başladı:

-Merhaba Erzurum yiğitleri, kahraman çocuklarım. Askerin hiçbir lisandan “merhaba baba” demesi, makam-ı ihtiramda ayağa kalkması pek ulvi, kutsi bir şey idi. Hasan Ağa başını şarka doğru salladı, eliyle işaret etti.

“İçinizde kadınını, anasını, çocuğunu düşünen bilirim ki bir erkek yoktur. Sizler hiçbir saat evvel düşmanla cenkleşmeyi beklersiniz. Berhudar olunuz, muzaffer olunuz kahraman yavrularım. Sancağımızı düşman ülkesine dikerken, Bulgaristan dağlarında Enver, Niyazi fetih şarkılarını vatan türkülerini söylerken ihtiyar Hasan Ağanızı hatıra getiriniz. Ey Şehit olacak evlatlarım. Beni de şefaatinizden mahrum bırakmayınız. Cennet-i alada benim de sizin gibi düşman karşısında şehit olmaklığım için dua ediniz. Şimdi gittiğiniz muharebede en korkak bir düşmanla çarpışacaksınız ki o düşmanların isimlerini siz daha bugün işitiyorsunuz. Rus muharebesinden evvel bu düşmanlarımız bizim çobanımız idi. Ruslar memleketimize girince bu hainler binlerce İslam kesti. Ruslara yol gösterdi. Korkak, miskin, mağlup Yunan’ı eskiden biraz işitmişsinizdir. Krallarının oturduğu yeri bile daha geçen muharebede (1897 Osmanlı-Yunan Harbi’nden söz edilmektedir.) çıkmayacaktık. Osmanlı padişahları onlara merhamet etti. Haydi çocuklarım Allah yolunuzu açık etsin, muzaffer olunuz.”

Hasan Ağa’nın nezaketinden sonra alay imamı bir dua okudu. Borazanlar selam havasını çaldı.

“Padişahım çok yaşa.”

Sadayı muhabbeti, hürmet-i Erzurum dağları arasında tekrar etti, bir mevcudiyet-i maneviye yaşattı, ağa kumandanlarla, zabitanla, askerle helalleşti ve ayrıldı.

Yolda kıtaatın yürüyüşü şayan-ı hayret idi. Yolların fenalığı hasebiyle topların çıkamamak endişesi zabitanı asla müteessir etmiyordu. Çünkü askerler bu kuş gibi topları aşılmaz dağların tepelerine çıkarıyorlardı. Şen bu kıtaat Trabzon’a geldi. Trabzon ahalisi vatanperver, dinperver idi. Harbe gidecek kardeşlerini bu halk görünce sevinçlerine nihayet yoktu. Askere misafir perverane muameleleri, bila badel askerin her türlü levazımatını vapura kadar kayıklarla taşımaları ve bu hizmeti yaparken askere, zabıta karşı Laz şivesiyle:

“Hah efendim kurbanın olam. Siz güne, harbe giderken biz sevinmez isek daha ne gün için yaşarız. Düşmanı üzünüz, dinimizi kollayınız, buraya sağ gelenler o zaman bizim şehitlere duamızı görsünler. Gazilere hizmetimizi tanısın. Şimdi ne yaparız, dinimizin vazifesi.”

Sahilde dua oluyor, orada toplanan ahali coşuyor, ağlıyor, Trabzon gönüllüleri ellerindeki kemençelerle muharebe havaları çalıyor, herkes vapurun hareketini sabırsızlıkla bekliyordu.

Bu anda yalnız zabitan, kumandanlar, memurin bir çehre-i hazin ve tesir ile bu muzaffer kitleye bakıyor, düşünüyor, fakat bu ulviyet hal karşısında yine muzaffer olacağını ümit ediyorlardı. Zabitan Bulgarların Çatalca’ya kadar geldiğini işitmişti. Şu hezimet fikri onların kalplerini yakıyor, kavuruyordu. Zabitan bu cesur askerlerle hudutlarda düşman karşılamak istiyordu, fakat hissiyatı bir muhafaza-i ateşin içine alan bu tasvir ruhları mateme gark etmişti. Osmanlı askeri geri dönmeyi, ricat etmeyi, düşmanlara camilerini yaktırmayı, mescitlerine çan astırmayı bilmezler, görmek istemezler. Fakat evet bu hal ne idi? İşte bu mülahaza-i yeis arasında zabitan askere bakıyor. Ve yine hayır, hayır hiç bu asker geri döner mi, mağlup olur mu? Neden, nasıl düşman Çatalca’ya kadar ilerlemiş? Zabitan bir an evvel Çatalca’ya yetişmek, düşmana şu Erzurum kahramanlarıyla, Laz yiğitleriyle saldırmak, dünya da Osmanlı milletinin cesaret ve hamasetini göstermek istiyorlardı. Erzurum’un, Trabzon’un, Suriye’nin muhterem kahramanları nihayet Çatalca’ya, Bolayır’a gelmişlerdi. Bu yiğitlerin lisanlarında, kalplerinde şu sözler yaşıyordu.

“Bu alçak düşmanı nasıl olupta padişahımızın bulunduğu yerin önüne kadar getirdiniz. Şimdi bir memlekete ne yüzle mektup yazacağız. Bugün bir dakika yaşamaktan ise, ölmek, şehit olmaktan iyisi yok. Bizi ileri sevk etsinler, düşmanı süngülerimizle geldiği yere yahut cehenneme gönderelim.” Zaten bu temenniye; hacet yoktu. Hilafetin temelli ümmet-i İslam’ın ameli yeni gelen Araplar, Kürtler, Lazlar idi. Çatalca istikametinden bir tanesi de sükut etmişti. Düşman eline geçmişti. Bu esnada “Allah Allah” narasıyla düşmana doğru “Lazlar” hücum yaptı. Her taraftan kan fışkırdı. Baş, kol, ayak parçaları etrafa yayıldı. Düşman hemen kamilen mahv ve perişan edildi. Bulgar’ın kötü bayrağı ayaklar altında çiğnendi. Sevgili Osmanlı sancağı bir nur parçası gibi istihkâm üzerinde dalgalanmaya başladı.

İşte şu kutsi hal dahi bütün bir askerin yapacağı hizmeti gösteriyordu. Çatalca’da iş değişmişti. Hilal-i Osmani muzafferane temvice başlamıştı. Düşman bu hücum karşısında titriyordu. Hücumun sabahında şehitler, yaralılar kaldırılıyorken Lazlar, kemençelerini çalıyor, Araplar, Kürtler ileri şarkılarını okuyorlardı. Düşmanın ise kuvve-i maneviyesi kırılmış, iki Osmanlı cesur kıtaatının vürudunu haber almış, ricat planlarını kurmaya başlamıştı. Fakat bir zaman sonra mütareke oldu. Artık her iki taraftan toplar, tüfenkler atılmıyordu. Askerler, Edirne’de din kardeşlerinin düşmanla mahsur kalmış olduğunu biliyor, her gün o tarafa doğru bakıyor. Ah harp diyorlardı. Nihayet ikinci muharebe başladı. Pehlivan Mehmet’in ve bütün Mehmetçiklerin Enveri.

Yine ortalıkta söylenmeye başladı. “Enver” sözü askere pek büyük bir kuvve-i maneviye veriyordu. “Enver’in askerin önüne düşecek, düşmana hücum yapılacak, Edirne’ye gidilecek, dindaşlarımızı kurtaracağız. Sonra düşman ülkesine gireceğiz.”

İşte Mehmetçikler böyle düşünüyor ve harbin tekrar başladığına seviniyorlardı. Pehlivan Mehmet Hasan dayıya hiç mektup yazmıyordu. Ne yüzle yazacaktı. O pek sevdiği Enver’i ile birlikte düşmanı ezmek, Bulgaristan toprağına girmek, oradan mektup yazmak istiyordu.

Bir gün “Enver Bey’in” askeri teftişe geleceği söylendi. Mehmetlerin kalbi bu havadis üzerine taşmıştı. Güya “Enver” Yavuz Sultam Selim’in bir sancağı, bayrağı idi. O sırada görülürse orada mutlak bir alamet-i zafer belirecekti. Mehmet’in kumandanı, pek sevdiği “Enver’i” idi. “Enver Bey” askerine bir nutuk söylemişti. Bu sözler Mehmet’e, askerlere pek çok tesir yapmıştı. Mehmetler hemen düşmanı boğazlamak, ileri gitmek istiyorlardı. Düşmana yalnız başına karşı koyacak derecede her Mehmet kendisinde metin bir kuvve-i maneviye his ediyordu. Çünkü ileri de Sultan Selim minaresi, yanında da kumandan olarak Enver bir arslanı vardı.

Mehmetçiklerin bu şayan-ı ehemmiyet duyguları muharebenin vahametini, mağlubiyetini her zaman bir zafere tebdil ettirmeye pek müstad idi. Bir gün Mehmet “Enver ile, kumandanıyla” gemiye bindi. Düşmanın arkası alınacaktı. O gün ihracat yapıldı. Fakat talih yardım etmedi.

Karaya çıkan asker tekrar gemiye alınıyordu. Fakat Mehmetlerin bu yol kumandanı “Enver” top atışı altında, düşman taneleri arasında sahilde geziniyor, bütün askerin evvela gemiye binmesini, sonra kendisinin girmesini bekliyordu. Evet, “Enver” hayatını düşünmüyordu. Ellerini yekdiğerine kavuşturmuş ateş, arasında geziniyordu.  Mehmetler “Enver’in” bu cesaretini görüyor ve neden? Düşmanla çarpışmaktan vaz geçtiğini bir türlü anlamıyorlardı.

Bundan sonra birçok muharebeler oldu. Düşman Çatalca, Bolayır istikametini bir türlü yaramadı. Bir gün Edirne’nin düşman eline geçtiği havadisi işitti. Bu zaman Mehmetler kin ve intikamdan titrediler. Nihayet birkaç gün sonra sulh oldu. Mehmetler nasıl memleketlerine dönecekti. Trabzon’da fakir kayıkçılar, ahali ne söylemişti. Erzurumlular ne diyecekti. Köye, Hasan dayının karşısına, nişanlıların, ninelerin yanına nasıl gidilecekti. Mehmetler yeis ve matem içinde düşünüyorlardı.

Bir gece ansızın ileri emri geldi, Bolayır’dan ileri hareket edildi. Düşman kaçıyordu, Mehmetler karşılarında düşmanla çarpışamadıklarını görünce hiddetlerinden ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Yollarda tasdik ettikleri Müslüman köylerinin yanmış, harap olmuş yerlerinden gayri bir şey göremiyorlardı. Camilerin bazılarına çanlar takılmış, birçokları yıkılmış, içlerine hayvan bağlanmış, köylerdeki İslamlar kesilmiş, tarlaları Bulgar, Rumlar tarafından zapt edilmişti.

“Koyu kokuyordu. İçerisinde bir ay evvel kesilmiş, atılmış Müslüman cesetleri görünüyordu. Köyün harap bir cami duvarlarında bir takım çiviler vardı. Duvarlar kan içinde! Kadın başları kesilmiş, çivilere saçlarından asılmış idi.”

Mehmetçikler bu İslam kanının intikamını almak için geceli gündüzlü yürüyor. Bir Bulgar ordusuna tesadüf etmek, çarpışmak bahtiyarlığını bekliyorlardı. Bu yürüyüş zamanında bir gün karşıdan, uzaklardan “Sultan Selim Caminin” minareleri göründü.

“Enver Bey” bütün askere o minareleri gösterdi. Askerler sevinçlerinden ağlıyordu. Edirne’nin içine Mehmetlerin büyük kumandanı “Enver” yanında oldukları halde gerildi. Perişan, fakir İslam köylüleri, Bulgar zalim ve gaddarından kurtulabilmiş İslam kadınları Edirne içine giren bu Osmanlı askerinin ayaklarına kapanıyor, ağlıyor, tüfenkleri, sancakları uçuyorlardı.

Sultan Selim Cami’nde asılı duran Bulgar bayrağını Mehmetçiklerin “Enver’i” ayakları altında ezdi, çiğnedi. Kırdı Hasan Ağa’nın Mehmet’i şimdi eski Bulgar hududundan, Bulgar’ın Rum köyünden karakolda iken köye şu mektubu bölük çavuşuna yazdırdı:

“Muhterem dayım Hasan Ağa

Şu güne kadar köye mektup yazmaktan utandım. Bizim düşmana İstanbul önünde Çatalca denilen yerde rast geldik. Düşman Çatalca istihkamlarından birisini zapt etmiş idi. Bizi oraya ayağımızın tozuyla götürdüler. Düşmana hücum yaptık. Bulgar perişan oldu. Ben sağ omuzumdan hafifçe yaralandım. Köyümüzden Kadir dayının Ahmet’i, Ayşe teyzenin Süleyman’ı, İdris amcanın Bekir’i ve Leyla kızın yavuklusu Muharrem şehit düştü. Nam onlara…

Cenabı hakkın nimet ve ihsanına bak ki bizim kumandanımız “Enver Bey” idi. Düşmanla birçok defa harp ettik. Düşman kaçtı. Edirne’de Sultan Selim Cami’nde din, devlet ve milletimiz için ve ayrıca sizin bir muharebede şehit olmanız için dualar ettim. Bulgar’ın, düşmanın toprağına dört beş saat kadar içeri girdik, biraz intikam aldık. Fakat bir emirle yine geri geldik. Şimdi Bulgar’ın toprağında bizim hududa yarım saat kadar yakın bir yerde bulunuyoruz. Cenabı hak ilerisini nasip eylesin. Bütün askerimizin lisanında Bulgar kralının oturduğu yer olan Sofya’ya gitmektir. Padişahımızın emrini bekliyoruz, şu mektubu yazarken utanıyorum. Çünkü hala ileri istediğimiz yerlere gidemedik, Sultan Selim Cami’nden büyük kumandanımız Enver’imizden, buranın yüksek dağlarından, şehitlerden, İslam köylerinden, askerimizden size selam var. Cenabı hak cümlemize şehitliği kısmet etsin. Köyümüzde büyüklerin ve sizin ellerinizden, küçüklerin gözlerinden öperim. Burada bütün köylü arkadaşlarım selam eder, hayır duanızı dileriz.”

Evladın Mehmet.

 

 

 

 

 

[*] Kitabın orijinal nüshasına İstanbul Büyükşehir Kütüphanesi, Belediye Osmanlıca Kitaplar Koleksiyonu No: K-1565 olarak belediye kütüphanesinde ulaşabilirsiniz.

** Cantürk AYDIN, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı, Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı Doktora Öğrencisi.

e-posta: cantrkaydn@gmail.com

https://orcid.org/0000-0002-1639-0678

  • Yorumunu Ekle