İşçi Kadınların Haklı Mücadelesi:Feminizm

Feminizm Nedir? Ne Değildir?

Feminizm; kadınlara ekonomik, siyasal, hukuki ve diğer alanlarda erkeklerle eşit haklar sağlamayı amaçlayan bir ideolojidir. Latince ‘’kadın’’ anlamına gelen ‘femina’’ kelimesinden türeyen feminizm kavramı ilk kez filozof Charles Fourier  (1772-1837) tarafından kullanılmıştır. Daha önceki ideolojilerden ve toplumsal hareketlerden farklı olarak, temel bir kategori olarak ‘’toplumsal cinsiyet hiyerarşisi’’ni ortaya çıkarır. Yani kadınların ve erkeklerin toplumda üstlenmiş oldukları işlerin ve yerine getirdikleri rollerin doğal olmaktan çok, kültürel olarak belirlenmiş, öğrenilmiş ve zaman içerisinde değişebilir olduğunu göstermiştir. Feminizmin derdi erkekler değil; ata-erkil yapılar ve söylemlerdir. Feminizm, kadınların kendilerini baskı altına alan düzeni algılama, politik olarak tanımlama ve ona karşı mücadele yöntemlerini geliştirme olarak tanımlanabilir.

Sözde”Feminizm”

Feminizm; erkekleri aşağılayıp, onlara düşmanlık eden ve kadınları yücelten bir ideoloji DEĞİLDİR. Günümüzde algılanan ve uygulanan ‘’feminizm’’ her ne kadar bu şekilde gibi görünse de işin aslı bu değildir. Bu ideoloji tamamen kadınların basit temel haklarını istemesi ve kendisini savunması ile ortaya çıkmıştır. Günümüzde feminizm olarak adlandırdıkları şey ise ‘’feminazi’’dir. Feminazi bir diğer adı ‘’pozitif ayrımcılık’’tır. Bu görüş erkekleri aşağılar ve onların hakları olmadığını düşünür. Feminazi kavramı radikal feministleri aşağılamak için kullanılan bir sözcüktür. 

Feminizmin Doğuşu: Tarihsel Önkoşullar

Tarihsel olarak bakıldığında genel olarak kadının ikinci plana atıldığını gözlemleriz. Christine de Pizan (1364-1430) Kadınlar Kentinin Kitabı (The Book Of The City of Ladies)(1405) adlı eserinde Ortaçağ Avrupası’nda bu ezilmeye karşı çıkma cesaretini gösterir. Lakin bilinçli olarak ilk baş kaldırılar kapitalizmin ortaya çıkıp geliştiği üretimin aileden çıkıp kamusallaştığı ve burjuva devrimlerinin yaşandığı 17.ve 18. yüzyıllarda gerçekleşmeye başlar. Bu dönemlerde burjuva sınıfının erkekleri üretime katılırken kadınlar ev ile özdeşleştirilerek ve saf dışı bırakılmıştır. Bu dönemlerde eşitlik, insan hakları gibi kavramlar gün yüzüne çıkmaya başladı. Kadınlar çok geçmeden bu kavramların dışında bırakılmaya başladıklarını fark ettiler. Bunun üzerine 19.yüzyılda feminizm kitlesel bir nitelik kazandı ve toplumsal harekete dönüştü. Feminizm ‘in doğuşundaki en büyük etken ezilen ve dışlanan bir gruba ait olma bilincidir.

Eşitlik kavramının tüm bireyleri kapsaması önemlidir ancak görülüyor ki 19. yüzyılda ki yeni ideolojilerin kuramcıları her ne kadar eşitsizliğin doğal olmadığını savunsalar da kadını bu kavramın dışında tutmuşlardır. Bu dışlanmışlık bilinci ise kadınlarda değişimin ancak kadınlar arası bir dayanışma ve bağımsız bir örgütlenme yoluyla gerçekleşeceği bilincini doğurdu.

İlk Başkaldırılar: Birinci Dalga Feminizm

19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın farklı bölgelerindeki kadınlar dernekler kurarak erkeklerle eşit haklara sahip olmak istediklerini dile getirdiler. İşte Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda siyasal hak kazanımıyla sonuçlanacak bu süreç, Birinci Dalga Feminizmi olarak adlandırılır.

ABD’de Kadın Hakları

ABD’de yaşanılan kadın hakları mücadelesinin temeli kölelik karşıtı harekete kadar dayanır. Bu iki haklı mücadele çeyrek yüzyıl boyunca birlikte yürütülür.1837’de kölelik karşıtı dernekler kurulur. Sarah Grimke (1792-1873) ve Angelina Grimke ( 1805-1879) bu hareketin önemli isimlerinden olsalar da ABD’deki en eski tarihli eylem Seneca Falls (1848) toplantısıdır.19-20 Temmuz 1848 tarihinde yapılan bu toplantı da Duygular Bildirgesi( Declaration Of Sentiments) yayınlandı. Kadın hakları anlamında ilk bildirge olan Duygular Bildirgesi’ni  68’i kadın 42’si erkek olmak üzere toplamda 110 kişi onaylamış ve imzalamıştır. Neredeyse kelime kelime İnsan Hakları Bildirgesi’nin üzerine oturtulan bu bildirgede despot,’’Büyük Britanya Kralı’’ değil, ’’erkek’’tir. Bu önemli toplantı, kadınların ilk kez bir araya gelerek destek ve dayanışma içerisinde olduğu anlamına geliyordu. Bildiride, kadınların neden doğal haklarının ihmal edildiği ve ‘‘eşitlik’’ kavramının dışında tutulduğuna dair açıklama isteniyor, bu tutumu destekleyen yönetimi kabul etmeyeceklerini belirtiyor, oy verme, eğitim, çalışma ve kadın-erkek maaşlarında eşitlik isteniyordu. Bu talepler daha sonra ABD’deki kadın hareketlerinin üzerinde durduğu önemli başlıklar olacaktır. Bu bildirgeyi imzalayan ve destekleyenlerin arasında erkeklerin de bulunması, onlarında haklarını paylaşma isteği içerisinde bulunduğunu gösteriyordu.

Bu dönem dünyanın neresinde olursa olsun eğitim kurumlarının kadınlara kapalı olduğu dönemdir. Durum bu şekilde olunca kız çocuklarına özel okul açılması kararlaştırılır. Mali kaynak (uzun bir süre kişisel özveri ve bağışlarla çözülmeye çalışılmıştır.) ve yaşanılan zorluklara (açılan okulların kundaklanması vb.)göğüs gerilir.

Kadının özdeşleştirildiği ve ana yaşam alanı olan ev-aile hayatı ise sınırlarla dolu ve kadını kocasına bağlı kılan bir anlayış nedeni ile burada da pek çok eşitsizlik ve sorun bulunuyordu. Evlilik vatandaşlıktan çıkmak gibidir; ’’Eğer evliyse, erkek kadını yasalar önünde, vatandaşlığı sona ermiş gibi gösterir. Kadının mülkü üzerindeki tüm hakları ve hatta kazandığı parayı bile alır… Evlilik anlaşmasında kadın kocasına karşı itaatkar olacağı üzerine söz vermeye zorlanır. Erkek, kadının efendisi olmaktadır. Yasa, erkeğe kadının özgürlüğünü elinden alma ve cezalandırma hakkını vermektedir.’’

Kadınlar oy hakları için -sadece siyahi erkeklere oy hakkının tanındığı 1866 yılındaki anayasa değişikliği sonrası- 1869 yılında Elisabeth Candy Stanton tarafından Kadınlara Oy Hakkı Ulusal Birliği ( National  Woman Suffrage Association), Lucy Stone tarafından ise Amerikan Kadınları Oy Hakkı  Birliği ( American Woman Suffrage Association) olmak üzere iki tane dernek kurdular. Seneca Falls Bildirgesi‘ni de kaleme alan Elisabeth Stanton ‘’bize en temel asgari haklarımızı verin, biz de kendimize, mülkümüze, çocuklarımıza ve evimize özen gösterelim’’ diyordu. E.Stanton ve Susan Anthony ABD’yi bir uçtan bir uca turlayarak çeşitli konferanslar verdiler. Susan Anthoy 1866’da siyahi erkeklere oy hakkının tanınmasının ardından, 1872’de yapılan ilk kongre seçimlerinde kadın olduğu halde oy kullandığı için yasayı çiğnemekle suçlandı. Yargılandığı mahkeme de ‘’suç işlemek bir yana, ulusal anayasa tarafından güvence altına alınan vatandaşlık haklarını kullandığını’’ belirterek kendisini savundu. Hakim Anthoy’ye 100 dolar para cezası verdi ancak o, parayı ödemeyi red ederek ‘’tiranlara direnmek tanrıya itaattir.’’ diyerek kadınları ‘’erkek yapımı olan-anayasa dışı-yasalara karşı isyan etmeye’’ davet edeceğini belirtti.

Fikirleri ile kültürel feministlere kaynaklık eden Charlotte Perknis Gilman(1880-1935) ise çağdaşı olan pek çok feministin aksine, kadınsı değerlere vurgu yapmıştır. Annelik enerjisini ve sevgisini toplumu bir arada tutan bir güç olarak görmüş ve kadın dayanışmasını, kız kardeşlik kavramını öne çıkarmıştır. Bu düşünceleri ise günümüzün barışçı feminist teorisine katkıda bulunmuştur. ABD’de ise kadınların oy hakkını kazanması 1920 yılını bulmuştur.

İngiltere: Kadınların Oy Hakkı Hareketi

Feminizm İngiltere de 17. ve 18. yüzıllarında bir orta sınıf buhranı olarak doğdu. Kadınlar neden ‘’insan ‘’kavramı dışında bırakıldıklarını sorguladılar. Mary Astell ‘’mutlak hükümranlık devlette ve toplumda zararlıysa, nasıl oluyor da aile yaşantısı için faydalı olabiliyor ?’’ sorusunu soruyordu.18. yüzyıl feministleri kadın ve erkeklik kimliklerini sorgulayarak bu rollere vurgu yaptılar. İngiltere de ki hareketin temel sorgu noktası mülkiyet ve velayet haklarıdır. Bu süreçte kadınlar eğitim ve çalışma gibi bazı temel haklarını aldılar. Kadınlar erken dönemde işçi sınıfının radikal hareketine katılsalar da ( Chartist Hareket 1838-1848) siyasal haklar yalnızca erkek işçiler için kabul edildi. Bu kararın ardından kadınlar siyasal hakları için daha fazla mücadele etmeleri gerektiğini kabullenerek 1867 yılında bir imza kampanyası başlattılar. Bu imza kampanyasını tetikleyen şey ise John Stuart Mill’in bu yöndeki yasal hakkın tanınması için Avam Kamarası’na sunduğu yasa önerisidir. Ancak hareket, Milicent Garret Fawcett’in kurduğu Kadın Oy Hakkı Dernekleri Ulusal Federasyonu’nun ( National Union Of Women’s Suffrage Societies )   öncülük ettiği, parlamenterleri etkilemeyi amaçlayan anayasal siyasal oy hakkı hareketinin başarılı olmaması üzerine 20.yüzyıldan itibaren militarist bir karakter kazandı. Emily Davison (1872-1913)  4 Haziran 1913 tarihinde yapılan Epsom Kraliyet Yarışı sırasında Süfrajet Hareketin ( Kadın haklarını savunan hareket) flaması ile (mor, beyaz, yeşil) Kral V. Gorge’un atının önüne atladı. Amacı kadın hakları hareketine dikkat çekmeti. Ağır yaralanan Emily 8 Haziran’da hayatını kaybetti. Bunun gibi pek çok eylemde bulunan süfrajetler yasadışı pek çok yola başvurdular; polisle çatışma, duvar yazıları ve parlamento salonunun dinleme sıralarına kendilerini zincirlemeleri bazı örneklerdendir.1903’te Emmeline Pankhurst (1858-1928), iki kızı Christabel ve Sylvia ile Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’ni (Women’s Social and Political Union) kurdu. Birlik ‘’Kadınlar İçin Oy (Votes For Woman)’’ dergisini çıkardı.

Emily Davison (1872-1913)

Açlık grevlerini politik bir eylem için ilk kez süfrajetler kullanmıştır. Ancak bu greve iktidarın tepkisi sert olmuş ve çıkarılan yasayla kadınları burunlarından zorla beslemişlerdir. Bu süreçte pek çok kadın ağır şekilde hastalanmış ve yaralanmıştır. 1918’e kadar giden bu süreçte yine de tüm kadınlar istedikleri hakkı elde edemeseler de savaş sonunda, 30 yaşın üzerinde, mülk sahibi ya da mülk sahibiyle evli, üniversite mezunu ya da haftada 5 pound gelir getiren işte çalışan kadınlara siyasal haklar tanındı. Tüm kadıların oy haklarını kazandıkları tarih ise 1928 yılıdır.

Fransa: Kadın Hakları Bildirgesi

18. yüzyılın sonlarında Marquis de Condorcet (1743-1794) ile başlayan kadınların eşit yurttaş olma tartışmaları Fransa’da ancak 1944’te gerçekleşebildi. Tartışmalar Olympe de Gouge’un 1791 Anayasası’nın kabulünden önce kral ve kraliçeye gönderdiği Kadın Hakları Bildirgesi ile ivme kazanmıştır. De Gouge ‘’Mademki kadınlara giyotine çıkma hakkı tanınıyor, kürsüye çıkma hakkı da tanınsın.’’ diyerek kadın haklarını savunuyordu. Ancak 1793 yılında anayasa kadın hakları hariç kabul edildi ve De Gouge giyotin ile cezalandırıldı. Fransa’daki kadın hareketleri İngiltere’deki kadar militan olmasa da hayli canlıydı.

Kadın hakları sosyalistlerin gündemine oldukça erken bir dönemde girmişti. Emeğin ve kadının sömürülmesine karşı çıkan ütopik sosyalistler mevcuttu ancak onlarında görüşleri de – özellikle Fransa’daki işçi hareketine oldukça etki etmiş olan Proudhon- burjuvaziden çok da farklı değildi. Proudhon,’’ailenin en temel ilkesini’’, yani kocanın otoritesini sarsacağı düşüncesi ile kadının siyasal haklar elde etmesine karşı çıkıyordu. ‘’ Farz edelim ki, kadın halk meclisinde kocanınkine ters bir oy kullandı, bu onların anlaşmazlık içerisinde bulunduğuna işaret eder ve boşanmaya yol açar. Kadının oyununun kocasınınkini desteklediğini farz etsek bile, bu durumda da doğanın isteğine karşı çıkılmış ve erkeklik incinmiş olur.’’1870’te Paris Komünü deneyimiyle Fransa’da ilk kez kadınların çabaları karşılık bulur. Kadınlar Komüne seçme ve seçilme hakları da dahil olmak üzere erkeklerle eşit olarak kabul edildiler. Ancak Komün’ün yenilgisinden sonra hapis ve sürgüne maruz kaldılar.

Fransa’dan bahsederken kadın hakları ile ilgili yazılar yazan Flora Tristan’dan (1803-1844) bahsetmemek olmaz. Flora, feminizm ile devrimci sosyalizm’in arasında kavramsal ittifak kurdu. ‘’Yabancı Kadınlara İyi Davranılması’’ adlı broşüründe (1830) önerdiği kadınlar arası dayanışmayı ilk kez gündeme getirdi. Burada anlatma istediği kadınların ülke isimleri ile ayrılması yerine, karşılıklı yardımlaşma ile uluslararası bir hareket oluşturulması gerektiğiydi. Ona göre kadın dünya da paryadır ve onun paryalığı daha doğduğu zaman başlar. Yasalar ve polis tarafından desteklenen kocasından boşanamadığında ise ikinci paryalığı başlar. İngiltere’ye yaptığı seyahatte, işçi sınıfından kadınların bulunduğu kötü koşulların ülke sınırı tanımadığına şahit oldu. ‘’ Kadın proleterlerin proleteridir. Kadınlar kendi devrimini yapmalı, kendi sınıflarını oluşturmalıdır.’’ diyerek kadınları birleştirme ve harekete geçirme çabasındadır.

Almanya: İşçi Kadınların Mücadelesi

Almanya’da kadın hareketleri diğer hareketlerden farklı olarak sosyalist çizgide ilerledi. Alman Sosyal Demokrat Parti liderlerinden Bebel (1840-1918), Marksistlerin kadına ilişkin görüşlerini 1878’de yazdığı Sosyalizm Altında Kadın ( Woman Under Socialism) adlı kitabında dile getirdi. Bebel, kadınların kurtuluşunun ancak sosyalizmle mümkün olabileceğini savunuyordu. II.Enternasyonal’de parti ile işçi ve kadınların özerk hareketleri arasında problem ortaya çıktı. Kadın hareketi ‘’burjuva hareketi’’ olarak nitelendirildi ve cephe alındı. Sosyalist kadın önderlerden Clara Zetkin (1857-1933), sadece proleter kadınlarla sosyalizmin zafere ulaşacağını ifade etti. Zetkin’in çıkardığı Alman İşçi Kadınları dergisi Kadın Enternasyonali’nin resmi yayını oldu. 1910 yılında düzenlenen II.Kadın Enternasyonali’nde, 1857’de New Yorklu kadın işçilerin grev yaptıkları 8 Mart günü uluslararası kadın günü olarak kabul edildi.( Birleşmiş Milletler tarafından ise 1975’te kabul edildi.)  Zetkin, 1921 yılında Lenin tarafından kurulan Komintern’in denetimi altında çalışan kadın enternasyonalini örgütledi.

 Birinci Dünya Savaşı sonrasında kadınlar, bilinen ağır koşullarda çalışılması dışında ayrıca maaşlarının erkeklerle eşit olması için mücadele ediyordu. Bu mücadele, kadın hareketinde o zamana dek görülmeyen bir ayrışmaya yol açarak, işçi kadın hareketinin kendisini işçi sınıfı hareketinin içinde tanımlamasına neden oldu.

Rusya: Bolşevik Devrimi’nde Kadın

Aleksandra Kollontai (1873-1952)

1917 Devrimi’nde en ön saflarda yer alan kadınlar için somut adımlar atıldı. Tüm sosyalist düşünürler kadının özgürleşmesi gerektiğini ve bunun ‘’ev işlerinin toplumsallaşması” ile olabileceğini yazıyorlardı. İlk pratik çözümler devrimden sonra başlatıldı ve kolektif mutfaklar ve kreşler açıldı. Sovyet Anayasası’na kadın hakları ile ilgili bir dizi yasa kabul ettiren Aleksandra Kollontai (1873-1952) eşitlik ve kadın-erkek ilişkilerinde köklü bir değişim için yeni bir ahlak anlayışı öngördü. Kadın ve erkek arasındaki cinsiyetçi işbölümünü yeterince sorgulamasa da, kadının kendine ait bir kimlik edinmesini önemsedi; evlilik kurumunu sorguladı. Ancak tüm bu kadın hakları lehine olan tartışmalar Stalin döneminde son buldu ve ‘’kutsal aile” ye geri dönüldü. 1926 yasasıyla boşanma hakkı kısıtlandı, kürtaj hakkı kaldırıldı. Sadece kadının eğitim, ekonomik ve siyasal haklarına dokunulmadı.

Türkiye: Osmanlı’daki Öncü Kadın Hareketi

Türkiye’deki kadın hareketinin varlığı 19.yüzyılın başlarına, Osmanlı’nın son dönemlerine, kadar dayanır. Hareket dünyada olduğu gibi burada da ilk zamanlarda söylem ve olarak ortaya çıkar. Kadınlar ikincil konumda bulunduklarının ve erkeklerle eşit haklara sahip olmadıklarının bilincindeydiler. Osmanlı kadınları da dünyadaki hemcinsleri ile aynı şeyleri sorguladılar. 1913 yılında Meşrutiyet’in ilanı olan 10 Temmuz, erkeklerin milli bayramı olarak kutlanıyordu. Kadınlar ise erkeklerin II.Meşrutiyet le kazandıkları hakların kendilerine ne zaman verileceğini merak ediyor’’…Kanun ile temin edilen hukukumuz neden gasb ediliyor,esirgeniyor ? Yoksa insanlar kelimesinin mana-ı meşmülünden kadınlar hariç midir? Yok yok bu açıktan açığa zulüm, tecavüz, gasptır.’’ diyorlardı.

Ulviye Mevlan (1893-1964)

1869’da Terakki-i Muhaderat’la başlayan kadın dergi ve gazetelerin sayısı cumhuriyete kadar kırka ulaştı. Hanımlara Mahsus Gazete, Şükufezar, Kadınlar Dünyası gibi sahibi, yazar kadrosu hatta mürettipleri dahi kadın olan gazeteler bazı örneklerdendir. Aynı zamanda bu dönemlerde otuza yakın kadın dernekleri kuruldu. İlk dernekler savaşın açtığı yaraları sarmaya yönelik olsa da daha sonra Asri Kadın Cemiyeti, Cemiyet-i Nisvan Heyet-i Edebiyesi gibi kadınları bilinçlendirmeye yönelik ve kız çocuklarının eğitiminin desteklenmesi amacı güden derneklerde kuruldu. Ulviye Mevlan (1893-1964) tarafından kurulan Osmanlı Kadınının Hakkını Savunma Derneği (Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti) ise çıkardıkları Kadınlar Dünyası dergisi ile Osmanlı feminist hareketine örnek oluşturdular. Kadınlar bu dönemde yaptıkları konferanslarla isteklerini belirginleştirdiler. (Beyaz Konferanslar) Dergilerindeki yazılara baktığımızda kadınların çözümü yine kendilerinde aradıklarını gözlemliyoruz. Erkeklerle işbirliğini istemeyen hareket ‘’ Evet Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar; görüyoruz; teşekkür ederiz. Biz Osmanlı kadınları kendimize has inceliğimiz, kendimize mahsus adat ve adabımız vardır, bunu erkek muharrirler bir kadının anlayacağı ruhla anlayamazlar. Lütfen bizi kendi halimize bıraksınlar, hayallerine baizce (oyuncak) buyurmasınlar. Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi çalışmamızla müdafaa edebiliriz.’’ diyordu. 1923 yılında (her ne kadar sonradan izin verilmese de ) Nezihe Muhittin (1889-1953) tarafından Kadınlar Halk Fırkası’nı ve Türk Kadınlar Birliği’ni(1924-1928) de hatırlamakta fayda var. Bu partiler kadınların siyasal hakkı için çalışmış ancak daha sonra kapatılmıştır.

Dünya’da Bazı Kadınların Oy hakkı Kazandıkları Yıllar

  • 1893-Yeni Zellanda                                                                                                                    
  • 1902-Avusturalya                                                                                                                        
  • 1913-Norveç                                                                                                                              
  • 1917-Rusya                                                                                                                         
  • 1918-Avusturya, Almanya, PolonyA                                                                                                               
  • 1920-Amerika Birleşik Devletleri                                                                                                 
  • 1932-Brezilya                                                                                                                        
  • 1934-TÜRKİYE                                                                                                                              
  • 1944-Fransa                                                                                                                                    
  • 1945-İtalya                                                                                                                                  
  • 1949-Çin,Hindistan                                                                                                                    
  • 1953-Meksika                                                                                                                                
  • 1971-İsviçre                                                                                                                                 
  • 1974-Ürdün                                                                                                                        
  • 1976-Nijerya                                                                                                                       
  • 2003-Katar                                                                                                                                      
  • 2015-Suudi Arabistan

YENİ FEMİNİZM: İKİNCİ DALGA FEMİNİZM

Simone de Beauvoir (1908-1986)

Simone de Beauvoir (1908-1986) yapıtlarında ileri sürdüğü fikirlerle 19. Yüzyılın birinci dalgası ile 20. Yüzyılın 1970’lerdeki İkinci Dalga Feminizmi arasındaki köprüyü kurdu. Kadının kültürel ve politik konumunu açıklamak için varoluşçu felsefenin kavramlarını feminizm amaçlarına uygun olarak dönüştürdü.

Kadının yerini göstermeye çalıştı. Feministlere “öteki” olmanın tam olarak ne anlama geldiğini öğretti: “Kadın üzerindeki baskı ırk ve sınıf baskısı gibi değildir. Raslantısal olarak tersine dönüştürülen bir olgu hiç değil. Kadın ezilmesi benzersizdir. Kadın her zaman erkeğe bağımlı olan bütün zamanların ötekisidir.” Hegel felsefesini izleyerek, kadının nasıl “öteki” hale geldiğini, yalnızca erkekten ayrı veya farklı olarak değil, ondan aşağı hale nasıl geldiğini tahlil etti. Kadınlar da erkeğin asıl, kendilerinin de ikincil olduklarını içselleştirmişlerdir. Kadınların kurtuluşunu, özel alandan dışarıya çıkmaları, meslek sahibi olmalarıyla mümkün gördü. Görüşleri özellikle The Second Sex (İkinci Cins) (1949, ABD’de 1952) adlı kitabıyla her kıtadan, her sosyal sınıftan kadına ulaştı.

Toplumsal cinsiyetten kaynaklanan ve kadınların gündelik yaşamlarına karşılarına çıkan sorunlar, kişilere özel ya da belli durumlara has sorunlar değildi. Tüm bunlar bir sistemin, ataerkil düzenin sonucu, ürünüydü. Erkeğin kadının üzerindeki baskısı açıklanmalı. İkinci dalga feminizm, belli özelliklerin netleştiği farklılaştığı bir süreçte gelişti, hareket daha radikalleşti. Kadınlar bilinç yükseltme toplantıları düzenledi.

LİBERAL FEMİNİZM

Liberalizm, bireysel özerklik, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü bir temel ilkeleriyle bütün feminizm türlerini başından itibaren çok etkilemiş, bugün de gündemde olan bir ideolojidir.

Mary Wollstonecraft, Harriet Taylor, John Stuart Mill, Frances Wright, Elisabeth Cady Stanton, Sarah Grimke, liberal feminizmin öncülerindendir.

LİBERAL HAKLAR TEORİSİ

Temel haklar ve sınırlandırılmış yönetim teorisi olarak tanımlanabilen liberal siyaset teorisinin belli bir insan doğası anlayışı vardır: Rasyonel insan. Bireyin özerkliği vurgulanır. ,Özerklik ve kendini gerçekleştirmeyi mümkün kılan toplum, iyi, adil toplumdur. Klasik liberaller mülkiyet, örgütlenme, din, vicdan, özgürlüğü türünden haklara öncelik verirler. Liberal kuramdaki “birey”, öyle olduğu iddia edilse bile, evrensel ve cinsiyetler üstü bir kavram değildir. Kadını eksik ve erkeğe bağımlı gören geçmişin mirası devam ettirilmiş, yeni hak ve özgürlük burjuva erkekleri için düşünülmüş.

Liberal haklar teorisi, bireyin haklar ve özgürlüğü açısından kendi içinde çelişki taşımaktadır. Bu çelişki özel alan/kamusal alan ayrımında çok net bir şekilde ortaya çıkar. Özel alan sade ce erkekler için bir özgürlük alanıdır.

Kadın için özel alan zorunluluktur.

Liberal teorinin kurucularına göre, sadece ev ve aile içinde tanımlanan kadının başında mülk sahibi bir erkek reis olmalı, özel alan toplumsal sözleşmenin konusu edilmelidir.

Locke, “İnsanın doğal özgürlüğü, dünya üzerindeki her hangi bir üstün gücün denetimi, yasa yapanın otoritesi ya da iradesi altına alınamaz” diye başlar 1690’da yazdığı, Second Treatise of Goverment (Hükümet Üzerine İkinci İnceleme) adlı eserine. Aslında insan kelimesiyle erkekleri kastettiğini anlarız metnin ilerleyen paragraflarında; “Karıyla koca bazen kaçınılmaz olarak farklı isteklere sahip olabilirler. Bunun için bir kuralın yerleşmesi gereklidir, bu da doğal olarak güçlü ve iktidar sahibi erkeğin görevidir” der.

Rousseau, bireyin bağımsızlığını herkesten çok önemser ama ona göre kadın bağımsız olmamalıdır. Kadınlar ikincil olarak değil erkeğe göre tanımlanmıştır. Kafasındaki erkek ve kadın imgeleri binlerce yıllık bir ataerkil anlayışı yansıtmaktadır.   

Rousseau, bir kadının hiçbir koşulda kendisini bağımsız hissetmesine izin verilmemesini gerektiğini söylüyor. Onun görüşüne göre, kadın doğal kurnazlığını kullansın diye, korkutularak yönetilmeli ve erkek ne zaman rahatlamak isterse ona tatlı bir arkadaşlık sunacak ılımlı bir nesne olsun diye, koket bir köleye dönüştürülmelidir diye, düşünüyor.                                                          

Mary Wallstonecraft (1759-97), kadın kdoğası denen şeyin toplumsal olarak kurgulandığını A Vindication of Women’S Rights (Kadın Haklarının Gerçekleştirilmesi 1792) aldığı eserinde açıklar. Bu eseri bir anlamda Rousseau’ya bir cevap niteliğindedir.

Mary; “Kadınlar gerçekten doğaları gereği erkeklerden aşağı olsalar dahi, kadınlarla erkeklerin erdemleri nitelik açısından aynı olmalıdır” şeklinde düşünür. Kadının bireyolması. Mary için en temel konu da eğitimdir.

Görece özerk bir insan, başkası için araç, kendi kararlarını verebilen bir insandır. Kadın da bir araç değil, kendi başına bir amaç olmalı, kendisini birey olarak ortaya koymalıdır.

John Stuart Mill (1806-1873) ve Harriet Taylor (1807-1858)  Wollstonecraft’tan 100 yıl sonra yazdılar. Tıpkı onun gibi aklın yüceltilmesi noktalarında birleştiler, kişinin kendini gerçekleştirmesine özel vurgu yaptılar.

Harriet Taylor, kadınlara oy hakkı konusunda makale yazmıştır.

Mill, kadınların köleliğini toplumsal koşullandırmanın bir sonucu olarak görmüştür.  Taylor, kadınların ekonomik ve maddi kaynaklara ulaşabilmesini Mill, alanın açılmasını yeterli buluyor, zaten kadınlarının anneliği tercih edeceklerini düşünüyor.

Frances Wright, Geleneklerle ebedileştirilmiş hakikat, ancak kuşkuculukla ve kanıtların ayrıntılı değendirilmesiyle yıkılabilecektir. Bunu da maddi olarak bağımlı olmayan, özerk ve yerleşmiş bir kurumla bağlantısı olmayanlar yapabilecektir.

MARY WOLLSTONECRAFT

1759’da Londra’da doğan Wollstonecraft, kadın haklarının yeni bir yoruma ihtiyaç duyduğunu, yazılarıyla ve kişisel yaşamıyla gösterdi. Çocukluğunda annesinin çok içen ve ailenin elindeki parayı israf eden baskıcı bir koca tarafından ezildiğini gördü. Aynı derecede zalim bir kocadan kurtulması için kız kardeşine yardımcı oldu. Anarşist filozof William Godwin ile sevgili oldu. Hamile kaldığında geleneklere boyun eğip Godwin’le evlendi, fakat ayrı bir evde oturmaya devam etti. Frankestein adlı eserin yazarı olacak olan bir kızı oldu: Mary Shalley. Marry Wollstonecraft, kızının doğumundan hemen sonra, 38 yaşındayken öldü.

Mary Wollstonecraft, uzun süre dönemin kadınlara açık olan işlerinden biriyle geçimini sağlamak zorunda kaldı: Dikiş dikmek, öğretmenlik ve dadılık yapmak. Yazar olarak yolunu çizdikten sonra, kitap, roman ve belgesel eserler yazdı. Fransızca, Almanca ve Flemenkçeden çevri yaptı. A Vindication of the Rights of Women adlı kitabı, 18. yüzyılın en önemli feminist eserlerinden biri olarak 1792’de Londra ve ABD’de yayımlandı. Kitabında eğitim ve gelenekler sonucu kadınların cehalet ve kölelik durumuna mahkum edildikleri saptamasını yapıyor, aşağılanmış kölelerin özgürleştirilmiş çocuklarının erdem ve yeteneklerinin gelişmesi için daha kaç kuşak gerektiği sorusunu soruyordu. Kitaptaki tutkulu anlatım onun çok okunmasını sağlamış, 19. yüzyıl boyunca Amerika’da 4, İngiltere’de 6 kez basılmış, ABD’de Susan Anthony’nin feminist gazetesi The Revolution’da seri halinde yayınlamıştır.

20. YÜZYILDA LİBERAL FEMİNİZM

Kadınların, erkekler dünyasında eşit olabilmesi için kurumsal alanda bazı ayrımcı uygulamaların ortadan kalkması gerektiği düşünülür. Friedan’a göre orta sınıf kadını boşluğa düşmüştür. Ev yaşamı kısırdır. Çocukları gidince boşluğa düşerler. Çözüm olarak da ev dışında çalışmayı tavsiye eder.

Liberal feministler kadının insan toplumunun eksiksiz bir öğesi olmasına önem verdiler.

Sorun toplumsal cinsiyete duyarsızlık olduğu anlaşıldı. Toplumsal cinsiyet farklılığını dikkate alan yasalar, kurallar, düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu kabul edilir.

RADİKAL FEMİNİZM

60’ların sonunda kadınlar yeni bir bilinçlenme ile tanıştılar; sol ve radikal örgütlerde erkekler tarafından ikinci sınıf muameleye maruz kaldıklarını keşfettiler.

  Kurumsal açıdan, kendi kişisel öznellik sorunlarının yeni solun uğraştığı büyük sorunlarla toplumsal adalet ve barış sorunlarını eşit bir öneme ve meşruiyete sahip olduğu fikrini yerleştirmeye azmettiler. Sonunda bütün sorunların birbiriyle ilintili olduğuna, erkek egemenliğinin ve kadınlara hükmetmenin toplumdaki baskının kökü ve modeli olduğuna ve gerçekten devrimci bir değişimin temelinin feminizm olduğuna inandılar. 70’lerin sonunda bu eleştiriler, eylem düzeyinde yeni bir içerik kazandı, “kadın hareketi” gibi genel bir kavramdan dışa çıkarak “kadın kurtuluş hareketi ya da feminist hareket olarak netleşti”.

RADİKAL FEMİNİZM’İN TEMEL ÖZELLİKLERİ

  Radikal feminizm, kadınların ezilmesine -ki radikaller bunu toplumdaki en yaygın ve en derin baskı biçimi olarak görür- ve kadınlara uygulanan baskının nedenlerini anlamaya yönelik kavramsal bir çerçeve sunar. Erkek iktidarı, erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğine dayanır. Bu “patriyarka veya erkek egemen düzendir”. Bu düzende, toplumsal ilişki, ezen ve sömürenin erkek, ezilen ve sömürülen de kadın olduğu, iki toplumsal özne arasında cereyan eder.

  “Cinsel olan politiktir” diyen Kate Millet, kadın erkek ilişkisini bütün iktidar ilişkilerinin temelinde tutar. Cins baskısı, sınıf ve ırk baskısına önseldir. Bir kez erkeğin kadın üzerindeki egemenliği meşrulaştırıldı mı, bütün egemenlik biçimleri de meşrulaştırılır.

  “Kadının ezilmesi, kadının biyolojisinden, doğurganlığından kaynaklanır”, saptaması radikal feministlerin üzerinde durduğu bir başka husustur. 1970’lerde Cinselliğin Diyalektiği adlı kitabını yayımlayan Shulamith Firestone, kadınların baskı altına alınmalarının maddi temelini ekonomi yerine, biyoloji de görür. Bu sorunun çözümüne ise yapılacak biyolojik bir devrimde gören Firestone, cinsel sınıf sistemini yok etmek için ploteryanın (işçilerin) üretim araçlarını ele geçirmesi gibi, kadınların da yeniden üretim araçlarını ele geçirmesini önerir.

  Yeniden üremenin biyolojik gerçeklikleri ortadan kalkınca, bazılarının rahmi, bazılarının penisi olmasının bir önemi olmayacaktı. Bu devrim ise, üreme, suni döllenme, embriyo transferi gibi rahim dışı yollarla teknoloji sayesinde gerçekleşebilecekti. Bu görüş lezbiyen feminist politikada benimsenmiştir. Burada ki amaç ise cinsel rolleri ortadan kaldırmak ve aile üstünlüğüne son vermektir.

  Fakat bu görüşe Margaret Atwood ve Adrienne  Rich gibi radikal feministler karşı çıkmıştır. Kadının kurtuluşunun kaynağı olarak “yeniden üretimin” ileri sürülmesini eleştirirler, teknolojik üremeyi, kadınlar için büyük bir tehlike olarak görürler. Örneğin, Margaret Atwood, “Damızlık Kızın Öyküsü” adlı distopyasında bu türden bir üremeyi, kadınlar insan değil, araç olarak gören bir toplumun yaratılmasına yol açacağı için eleştirir.

  “Özel olan politiktir” ifadesi radikal feminizmin önemli bir ilkesidir. Özel yaşamda karşılaşılan olayın, toplumsal alanda yaşananla benzer ya da karşılaştırılabilir olacağı anlamına gelmez. Kişisel olanın politik olması, kadınların kadınlar olarak yaşadıkları ayırt edici deneyimlerin – özel, duygusal, içe dönük, özgül, kişiselleştirilmiş mahrem- kişisel olarak tanımlanan alanda yaşadığı anlamına gelir; kadınların politik durumunu bilmek, onların kişisel hayatlarını, özellikle de cinsel hayatlarını bilmekten geçer. Yani kadınların kişisel hayatlarının temel ilkesi erkekler karşındaki yaygın güçsüzlüklerinden olan cinselliktir.

 “Patriyarka, özerk bir sömürü ve egemenlik sistemidir,” diyen Christine Delhpy, Radikal feminizmin maddi temelini kuran bu ifadeyle, ataerkinin ekonomik bir temele sahip olduğunu belirtir. Kendini maddeci devrimci feminist olarak tanımlayan Delhpy, Marx’dan alınmış kategorileri gevşekçe kullanarak, erkek iktidarının sorgulanmasını merkeze alır. Çünkü tek başına Marksist teori kadınların ezilmesini açıklama da yetersiz kalmaktadır.

 Delhpy üç konunu tartışılmasını ister: “Ev içi mal ve hizmetlerin doğası ile bu mal ve hizmetlerin üretilme tarzı arasındaki ilişkileri tahlil etmek; kadınların sınıfsal bir tahliline girişmek; ve bu tahlilden yola çıkarak, hareketin politik perspektiflerini, hedefleri seferberliği ve politik ittifakları açısından kalın hatlarıyla çizmek.”

Ataerkinin maddi temelinde kadınların görünmeyen ve karşılıksız ev emeğinin sömürülmesi yatar. Kadınların emeği, esas olarak kapitalizmin çıkarı için değil erkekler için yapılan bir şeydir.

FEMİNİST POLİTİK ÖRGÜTLENME

 Hiyerarşik olmayan esnek gruplar içinde örgütlenilmelidir. Kadınları erkekler tarafından belirlenmiş geleneklerden ve uygulamalardan koparmaya çalışırken bunun mücadelesi, rekabet, çatışma ve ezmeye dayalı erkek merkezli değerlerin hüküm sürdüğü hiyerarşik yapılarda yapılamaz. Alternatif yapılara, kurumlara ve değerlere ihtiyaç vardır. Karma gruplar yerine, özerk kadın grupları içinde mücadele yapılmalıdır. Böylece radika feminizmin “karma örgütlenme yerine, bağımsız kadın örgütlenmesi gereklidir” şeklindeki bir başka ilkesi karşımıza çıkar. Kadınlar erkeklerden ayrı hatta erkeklere kapalı örgütlenmelidir. Grup içi eşit ve kendini ifade edebilme, kişisel değişimi gerçekleştirme temelinde yapılmalıdır.

 İktidar hiyerarşisi, toplumsal cinsiyet üzerinde temellendiği için örgütlemede “kız kardeşlik dayanışması” önemlidir. Kadınlar aralarında sınıfsal, dinsel ,etnik ve cinsel tercih açısından farklılık taşısalar da bu durumlar toplumsal cinsiyet ortaklığına dayalı bir feminist harekette bir arada politika yapmanın önünü tıkamamalıdır. Radikal feminist örgütlenmede temel dayanak kız kardeşliktir. “Kadın dayanışması, kız kardeşliktir, feminizmin en temel politik stratejisidir.

 Bilinç yükseltme grupları feminist yöntemin can damarıdır. Bilinç yükseltme toplantıları bu yolda en etkili araçtır. Bilinç yükseltme, hedefsiz bir konuşma, bir kahve sohbeti değildir. Belli temel kuralları, hedefli bir konuşmadır. Deneyimlerini paylaşırlar ve o deneyimlerin olumlu, olumsuz yönlerini, ortak paydaları ve ezilmenin politik nedenlerinin görülmesi sağlanır. Bilinç yükseltme, kadının bilgisini toplumsallaştırıp dönüştürür, ortak bir gerçeklik yaratır ve kadının içinde hareket etmeye başlayabilmesi için dünyada bir yer açar. Bilinç yükseltme gruplarından sonra gelen önemli bir yapı, üniversitelerde kadın çalışmaları alanının kurumsallaşması, eleştiri ve önerilen bilimsel yönünün kurulması, yani “feminist bilgi kuramı”nın oluşmasıdır.

  SOSYALİST FEMİNİZM

Sosyalist feminizm, Marksist kategorilerin temelinde ve radikal feminizmin eleştirileri ışığında şekillenmiştir.

Sosyalist feministler kadının ezilmesinde, sınıfın yanında toplumsal cinsiyete de yer verirler.

Kadınlar neden hem ailede hem de dışarıda ikincil durumdaydılar? Neden tersi durum yaşanmıyordu? Sosyalist ülkelerde kadının bağımlılığı dışında pek çok toplumsal sorun çözülmüştü ve kadınlar ev dışında çalışmakta erkekler kadar özgürleşirken erkekler evde çalışmama özgürlüklerini neden koruyorlardı? Marksizm de kadınlar için yeni bir yoruma tabi tutmaya çalışan sosyalist feministler, yukarıdaki türden sorularla, Marksist teori ve onun uygulanma biçimlerini kadınlar açısından tahlil etmeye, “kadının emeği”nden kimin yararlandığını açığa çıkarmaya ve kadının ezilmesinin maddi temelini ortaya koymaya çalıştılar.

KADIN EMEĞİ/EV İÇİ EMEK

 Marksist teorinin kadınlar tarafından yeni bir teorileşme çabası olan sosyalist feminizmde, Marksizmin cinsiyet ilişkilerini önemsemediği, dikkate almadığı en temel eleştiridir. Marksizm erkeksi koşullar altında ve erkeklere özgü olarak gelişmiştir. Marx kadını doğa ile özdeşleştirip doğayı veri olarak kabul etmiştir. Marksizmin “birey kategorisi” kadınları kapsamaz.

Kadınlar, Marksist anlamda, ayrı bir sınıf oluşturmazlar. Burjuva ve proleter erkeklerin karıları, kızları olarak görülürler. Örneğin bu konu hakkında Rosa Luxemburg, burjuva kadınını asalağın asalağı olarak nitelendirirken, onunla kölenin kölesi olarak gördüğü proleter kadın arasında biri ortaklık görmüyor, kadınlara oy hakkını savunurken bu hakkı sadece işçi sınıfından kadınlar için istiyordu. Yani ister burjuva, ister proleter olsun kadınlar kadın olarak ortak bir ezilme deneyimi yaşarlar.

Institute for Women’s Policy Research’ün kurusucu olan Heidi Hartmann Marksizm ile feminizm ilişkisini mutsuz bir evlilik ilişkisine benzeten Hartmann şöyle der; “Bizim ihtiyacımız olan ya sağlıklı bir evlilik ya da boşanmadır.” Aynı zamanda Hartmann, Marksizm kategorileri cinsiyet körüdür der.

Ataerki ile kapitalizm iki sistem olarak birbirini beslerler. Ataerkinin maddi temeli yalnızca ailede çocuk yetiştirmeye değil, erkeklerin kadın emeğini denetlemesine izin veren bütün yapılara yansır. Evde karşılıksız hizmet alırlar, işgücü piyasasında kadınlar karşısında ayrıcalıklı bir konuma sahip olurlar.

Sosyalist feministlerin en fazla tartıştıkları alanlardan biri de “kadının ev içi emeği”nin, Marksist sorunsalda nasıl yer alacağı sorunudur. Margaret Benston 1969’da yayımladığı, “Kadınların Kurtuluşu Ekonomi Politiği” adlı çalışmasıyla bu tartışmayı başlattı. Marx ve Engels’e göre kadınların çalışması paraya değer bulunmadığı için değersiz görülür hatta çalışmadan bile sayılmaz. Paranın değeri belirlediği toplumda bu işi yapan kadınların, elbette para için çalışan erkekler kadar değerleri beklenmez.

Ev işi emeği, üretici olmayan emek olarak görüldüğü gibi, herhangi bir değere/karşılığa da sahip değildi. Kapitalizmde emeğin yeniden üretimi masrafı düşürdüğü için kadınların ev işini ücretsiz yapması istendi. Kadınların çalışması istendiğinde ise, bu talebin arkasında, ücretleri düşürmek için, kadınların yedek iş gücü olarak kullanılması niyeti saklıydı. Aileyi erkek geçindirmelidir, kadınlara dışarıdan ziyade evde ihtiyaç vardır anlayışıyla, kadınlar bu alandan içeriye çekilmeye çalışıldı. Sendikalar bile uzunca bir süre, erkeğe bütün aileyi geçindirecek kadar ücret ödenmesini istediler.

Sosyalist feministlere göre, ev işlerinin toplumsal olarak ne denli gerekli olduğunu açığa çıkarmak önemlidir. Bu politik sorun olarak gündeme getirmenin önündeki engel bu işlerin bir sevgiyle olması ve karşılıksız olarak görülüyor olmasıdır.

KADINLARIN YABANCILAŞMASI

 Marx’a göre emek, insanı insan yapan en önemli değerdir. Oysa kapitalizm koşullarında emek, işçiyi insanlıktan uzaklaştıran bir edime dönüştü.

Ücretli emek ilişkileri içinde olmayanlar yabancılaşmayı yaşamazlar. Buna göre, ücret karşılığı çalışmayan kadınların yabancılaşma yaşamadığı ya da kadın işçilerin tıpkı erkek işçiler gibi yabancılaşmayı yaşadığı sonucu çıkar.

Yabancılaşma kadınların yaşamı, bilinci diye daha baskıcı bir etki yaratır. Erkekler yabancılaşmadan kurtuluşu, kadınlara olan ilişkilerinde ararlar. Kadınlar için böyle bir rahatlama yoktur. Çünkü bu özel, yakın ilişkiler onların ezilmesinin temel yapılarını oluşturur. Ann Foreman‘a göre, kadınların yaşadığı yabancılaşma çok keskindir; çünkü onlar kendilerini başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan araçlar olarak algılarlar.

Alison Jaggar’a göre kadınlar yabancılaşmayı, üç alanda yaşarlar. Bunlar; cinsellik, annelik ve entelektüel’dir. Cinsellik olarak, kadınlar yabancılaşmayı, vücutların yaptıkları değişikliği her ne kendileri için yaptıklarını söyleseler de bu erkekler için yapıldığı gerçeğini ve bedenini başkasına ait bir nesne olarak görmesini değiştirmez. Annelik olarak, kendisinin karar vermediği çocuk sayısı, doğum zamanı, kadına zorla kürtaj yapılması veyahut kürtajın yasaklanması kadının bedenine yabancılaşmasına sebep olur. Entelektüel olarak da kadınlar kendi yeteneklerine yabancılaşır, kalabalıkta fikir söylemeye çekinirler fikirlerinin doğru olmadığını düşünürler bunların sebebi ise yıllardır süregelen kadınları ezme ve erkeklerin kendilerini üstün olarak kabul etmeleridir.

Sonuç olarak, feminizmin ataerkil iktidar eleştirisi, eylem ve teori olmak üzere iki ayak üzerinde yükselir. Feminist mücadele olmadan feminist teori geliştirilemeyeceği gibi, feminist teori olmadan politika dönüştürülemez. Kadın hareketi ile kadın araştırmaları birbirini karşılıklı olarak etkiler, tartışmaların yönünü belirler. Feminist teori, kadınların özgürlüğü için, bilinçlenmesi için bir araç kullanılır/kullanılmalıdır. Yani kendine özgü bir cinsellik, bir tarih, bir kültür, bir topluluk, yeni/alternatif bir iktidar biçimi ve yeni bir dünya için mücadele etmek anlamına gelir. Bu bağlamda ortaya çıkan kadın çalışmaları ya da feminist çalışmalar artık kendine has amacı, soruları, yöntemi, süreci olan bir alan olarak sosyal bilimlerde önemli bir yere sahiptir. Feminizmin bilimlerdeki “erkek egemenliğini” ve “cinsiyetçiliği” sorgular.

Feminist araştırma süreci dinamik bir süreçtir; deneyimlerin ışığında sürekli gözden geçirilen, karşılıklı bir öğrenme ve yeniden kurma sürecidir. Feminist araştırmalar, yerleşik araştırma yöntemlerini kullandığı gibi, buna sözlü tarih yöntemini, katılımcı gözlemi, bilinç yükseltme tekniklerini, kadınların deneyimlerini de ekler. Her kadın, kadınlık durumunu farklı sınıfsal, etnik ve cinsel kimlik içinde yaşayabilir.

Feminizm, tarihsel ve toplumsal bakış yoluyla, dünyayı daha eşit ve demokratik olma yolunda değiştirmeye ve kadınları güçlendirmeye çalışır. 

  

  • Add Your Comment