İftiralar, Suçlamalar, Pişmanlıklar ve Yüceltmelerle Sultan II. Abdülhamid Han Nasıl Biriydi?

Sultan Abdülhamid Han Nasıl Biridir? Abdülhamid Han’ın Yaşantısı Nasıldı? Nereye Sürgün Edildi? Abdülhamid Han Ne Zaman Vefat Etti? Nerede Vefat Etti? Kabri Nerededir?

Sultan Abdülhamid Han’ın Çocukluğu ve Gençliği

İslam Ansiklopedisi TDV’e göre; 21 Eylül 1842 tarihinde dünyaya geldi. On bir yaşında annesini kaybettiği için, babasının emriyle, hiç çocuğu olmayan Piristû Kadınefendi kendisine analık etti. Özel hocalar tayin edilerek eğitildi.

Anne sevgisinden mahrum oluşu, babasının kendisine karşı soğuk davranması onu çocuk yaşından itibaren yalnızlığa mahkûm etmiştir. Taht için uzak bir namzet oluşu dolayısıyla saray muhiti de kendisine pek ilgi göstermemiştir. Saray halkı ve devlet büyükleri zeki, fakat düşünce ve kanaatlerini asla dışa vurmayan Şehzade Abdülhamid’i pek sevmezdi. Bu yüzden herkesin uzak kaldığı bu akıllı şehzade, ancak Pertevniyal Kadın’ın yardımı ile Sultan Abdülaziz’e yaklaşabildi. Zekâsı ve politik kabiliyeti dolayısıyla amcası Abdülaziz, onun serbest bir ortamda yetişmesine imkân verdi.

Sultan Abdülhamid At Üstünde

Amcasıyla Bir kez Seyahate Çıkmıştır

Mısır ve Avrupa seyahatlerine onu da götürdü. Şehzadeliği oldukça serbest geçen Abdülhamid, Maslak çiftliğinde toprak işleriyle meşgul oldu. Burada koyun besledi, üstübeç madenleri işletti, borsa faaliyetlerine katılarak para kazandı. Tahta çıktığı zaman servetinin 100.000 altını aştığı söylenir.

Osmanlı Ailesinin Bütün Özelliklerini Taşır

Sultan Abdülhamid, Osmanlı ailesinin bütün özelliklerini taşımaktaydı. İri burunlu, parlak ve iri gözlü idi. Soğukkanlı fakat vehimli bir mizaca sahipti. Yürürken ve otururken biraz öne doğru meylederdi. Titrek fakat kalın bir sesi vardı; çok dinler, az konuşurdu. Kendisiyle konuşanlara saygı telkin eder, herkese karşı nazik davranırdı. Hoşlanmadığı kimselere bile güler yüz gösterir ve sevmediğini belli etmezdi. Karşısındakinin duygu ve düşüncelerini sezmekte mâhirdi. Herkesin gönlünü almasını iyi bilirdi.

Fevkalade bir Zekaya Sahipti

Sultan Abdülhamid fevkalâde bir zekâya ve hâfızaya sahipti. Bir kere gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. İradesi kuvvetli, fikir ve kararlarında istiklâl sahibi, tehlike karşısında metanetli idi. Anne ve babasının veremden ölmüş olmaları, onu genç yaşından itibaren temkinli yaşamaya sevketmişti. İçki içmez, her türlü sefahatten uzak durur, sade bir hayat yaşardı. Ölünceye kadar her sabah ılık su ile duş yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Jimnastiğe meraklı olup kılıç ve tabanca kullanmakta mahir idi. Batı müziğinden, opera ve tiyatrodan hoşlanırdı.

Çalışmayı Sever ve Düzenli Bir Program Uygulardı

Çalışmayı sever ve düzenli bir program uygulardı. Devlet işlerini her şeyin üstünde tutar ve önemli haberler alındığında uykusundan dahi uyandırılmasını isterdi. Devlet işlerinde değişik karakterdeki kimselerden faydalanmayı iyi bilir ve onlara mizaçlarına uygun hizmetler verirdi. Sultan Abdülhamid önemli devlet meselelerinde karar vermeden önce değişik fikirdeki devlet adamlarının görüşlerini alır, hatta bazan zıt görüşlü kimseleri huzurunda münakaşa ettirir, daha sonra kesin kararını verirdi. Sorumluluk taşıyan kararlarda konuyu meclise havale eder ve kararın oradan çıkmasını sağlardı.

Dindardı

Sultan Abdülhamid halifelik makamına yakışır iffet, haysiyet, vakar ve namus timsali bir kimse idi. Dindardı, hayır yapmasını severdi. Kan dökülmesinden asla hoşlanmazdı. Otuz üç yıllık saltanatı süresince imzaladığı ölüm fermanlarının sayısı birkaç taneyi geçmez. Kimsenin rızkına mâni olmak istemez, yurt dışına kaçan veya sürgüne gönderilen siyasî muhaliflerine dahi maaş bağlatırdı.

İşine Kimseyi Karıştırmazdı Ama İstişare Ederdi

Abdülhamîd Han’ın tahta çıkmasıyla analığına dediği sözleri Ayşe Sultan aktarıyor: “Sultan Hamîd, tahta çıkışının ertesi günü analığının elini öperek ‘Siz annesizliğimi bana bir gün hissettirmediniz; nazarımda öz vâlidemden farkınız yoktur ve mevkiiniz Vâlide Sultan mevkiidir; sarayda da vâlide sultanlığın bütün hak ve selâhiyetlerine sâhip olacaksınız; fakat devlet işlerine müdâhaleye kalkıp, şunun bunun himâyesini üzerinize almaktan, rütbe ve memuriyet heveslilerine aracı olmaktan kat’iyen çekinmenizi bilhassa ricâ ederim.’ demiş, Perestû Kadın da ölünceye kadar babamın bu arzû ve irâdesine riâyetkâr kalmıştır.”

Bir Çok Dili Bilirdi

Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa hâtıratında “Sultan Abdülhamîd Fransızca’yı iyi anlardı; fakat kendisine mahsûs bir kibir ve azamet, daha doğrusu târize veya tenkîde uğramamak için hiç bir vakit konuşmazdı.” demektedir. Kabul törenlerinde bir Osmanlı hükümdarının Fransızca konuşmaması gâyet tabiî ve zarûrî bir millî vecîbe olmakla birlikte, Tahsin Paşa onun “Fransızca anladığını, fakat tekellüme alışmadığı için konuşmadığını” yazmaktadır.

Çok İyi Silah Kullanırdı

İbnülemîn “Silâh atmada ve ata binmede pek mâhir olduğunu, ’20 adım mesâfeden rovelver kurşunuyla ismini yazdığının’ rivâyet edildiğini” ifâde etmektedir.

Ali Cevad Bey Fezleke’sinde “Aklen ve cismen kavî ve metîn, sâhib-i kıyâset ve fetânet, bir pâdişah-ı vakur idi.” demektedir.

İftiralar… Suçlamalar… Pişmanlıklar… Yüceltmeler…

Sultan Abdülhamid zamanın siyasetçileri tarafından karalama kampanyalarına maruz kalır. Ne vahimdir ki devrin ilim adamları siyasetçilere yarana bilmek için Sultan hakkında doğru bildikleri bilgileri tersine çevirirler. Buna verilebilecek en büyük misal şudur;

Ziya Nur Aksun’a göre; Dâmâd Şerîf Paşa, İbnülemîn’in naklettiği bir yazısında bunları dile getirerek şöyle demektedir: “İndirilme olayından sonra aleyhinde gerek kasıtlı olarak, gerek bilmeden yapılmış olan asılsız suçlamalarla âlemin kulakları dolduruldu. Hükümdarlığı zamanında enderun ve bîrunda bulunan birçok rical, durumların ve olayların iç yüzlerini tamamıyla bildikleri halde içlerinden biri çıkıp da suçlamaları yalanlama ve durumların hakikatlarını aydınlatma ve geçmişteki nimetlerin hakkını verme ve hamiyet ve insanlık görevlerini yerine getirme cesaretini gösteremedi. Tam tersine, doğrudan doğruya kendisinin nimetleriyle gözü açılmış kimselerin ‘hâtırât’ adıyla meydana koydukları eserler, sadece yeni dönemin nufûz ve ikbal sahiplerine hoş görünmek için Sultan Abdülhamid devrini tenkid eden, horlayan ve sorumluluğun tümünü oraya yükleyerek geçmişteki kabahatlarını örtbas eden ve şahsî menfaatlarını koruma isteğiyle yazılmış yanıltmacalardan ibarettir.”

Yabancılar Gözünden Sultan II. Abdülhamid Han

Lord Beaconsfield (D’israeli)’ye göre: “Abdülhamîd ne sefîh, ne müstebid, ne mutaassıp, ne de müfsid bir adam değil, âdil ve memleketini, milletini seven bir hükümdardı.”

Huntington’a göre: “Bosfor’da oturan ihtiyar tilki, dünya çapında bir siyasî” idi.

İngiliz sefîri O’Connor’a göre: “Avrupa’da barışı koruyan adamdı.”

Lamouche’a göre: “Hodbin olmakla berâber zekî, kurnaz ve gâyet çalışkan”dı.

Joan Haslip’e göre “Kendisi aslâ câni ve zâlim değildi; târih bir gün onun, dâima milletinin saâdeti için çalıştığını yazacaktır.”

Yine bir İngiliz sefîri olan Layard’a göre “Çok sevimli, iyi niyetli, doğru sözlü, nâzik ve insanî duygularla mücehhez, tebaasının hayrı için elinden gelen her şeyi zevkle yapmaya hazır bir kimse olarak görünüyordu.”

Lord Ficher, Times’da neşredilen ve İkdam’da nakledilen hâtırâtında: “Üç sene süren Akdeniz Filosu amiralliğim esnâsında iki şahsiyete tesâdüf etmiştim: Sultan II. Abdülhamîd ve Papa XIII. Leon… Şahsen II. Abdülhamîd’e karşı derin bir hürmetim vardır. Halbuki bizim sefîrimiz, benim görüşüme katılmıyordu. Bu gibi işlerin özünü kavramış olanlar, Abdülhamîd’in bütün Avrupa’nın en usta ve hızlı düşünen diplomatlarından olduğuna hükmetmekte gecikmez.” demektedir.

İkdâmcı Ahmed Cevdet, Fransız elçisi Bompard’ın hâtıratında “Sultan Abdülhamîd Han, kendisiyle oynanılır bir pâdişah değildir. Zamanında Avrupa’da onun kadar dış siyâsete âşina bir diplomat yoktu… Büyük ferâset sâhibi bir diplomat olduğundan, politika işlerini tehlikeli yerlerden geçmeyerek idâre ederdi.” dediğini nakletmektedir.

Tahttan İndirilmesi ve Sürgün Edilmesi

Meclisin hal‘ kararını padişaha tebliğ etmek üzere seçilen heyet, âyandan Ermeni Aram, Bahriye feriği Laz Ârif Hikmet, Selânik mebusu Yahudi Karasu ve Draç mebusu Arnavut Esad Toptani’den oluşmaktaydı. Sultan Abdülhamid Meclis-i Millî’ye Çırağan Sarayı’nda oturmak istediğini bildirdiği halde, Hareket Ordusu’nun artık diktatörce davranan kumandanı Mahmud Şevket Paşa, el çabukluğuyla tahtından indirttiği gece onu Selânik’e gönderdi. Eşyasını dahi alamadan birkaç bavulla gece yarısı Yıldız Sarayı’ndan çıkarılan Abdülhamid, aile ve maiyet efradından oluşan otuz sekiz kişi ile Sirkeci’den özel bir trenle Selânik’e götürüldü. Binbaşı Fethi Bey [Okyar], kırk Selânik jandarması ile muhafızlığına tayin edildi.

Selânik’te Alâtini Köşkü’ne yerleştirilen Abdülhamid, orada vaktini marangozluk ve demircilikle geçirdi.

Vefatı

1 Kasım 1912’de getirilerek Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi. Hayatının son yıllarını burada geçirdi. I. Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde hükümette en nüfuzlu kimseler olan Talat ve Enver paşalar, İshak Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na göndererek Abdülhamid’in tecrübelerinden faydalanmak istediler.

Eski padişah artık verebileceği hiçbir fikir ve tavsiye edebileceği hiçbir tedbir kalmadığını, devletin daha savaşa girdiği gün yıkıldığını belirterek dünya denizlerine hâkim devletlere karşı, kara devleti Almanya ve Avusturya yanında savaşa girişilmiş olmasının çok büyük bir sorumsuzluk olduğunu söyledi. Abdülhamid’in kıymeti bu dönemde daha iyi anlaşıldı. Saltanatı döneminde aleyhinde bulunan pek çok aydın onun lehinde yazılar yazmaya başladı. 10 Şubat 1918 Pazar günü hayata gözlerini yuman Abdülhamid’in cenazesi Topkapı Sarayı’na nakledilerek teçhiz ve tekfini orada yapıldı. Sultan Reşad’ın iradesiyle, ölümünün ertesi günü padişahlara mahsus muazzam bir törenle Divanyolu’ndaki II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi.

II. Abdülhamit’in cenazesi
  • Yorumunu Ekle