Enver Paşa-Mehmetçiğin Enver’i

Enver Paşa

Sevgili okurlar, 1916 senesinde yazılmış olan bu hikayeyi beş bölüm şeklinde sizlerle buluşturacağım. Umarım okurken keyif alırsınız. İyi okumalar. Enver Paşa ve Resneli Niyazi Bey hakkında güzel bir hikaye…

Hikayeyi Yazan Hakkında Kısa Bilgi

H. Cemal Edirneli tarafından kaleme alınan bu kısa öykünün Erzurum’da İttihatçı bir köy eşrafı tarafından ülkenin İkinci Meşrutiyet sonrası başından geçen olayları dönemin şartlarına göre ele alması ve bu çerçevede değerlendirmesi konu edilmiştir. Konular ele alınırken kronolojik olarak Resneli Niyazi ve Enver Paşa’nın II. Meşrutiyet’i ilanı, 31 Mart Olayı, Trablusgarp Harbi, I. ve II. Balkan Harplerinden bahsedilir. Bu olaylarda halkın nasıl bir durum içinde hareket ettiği milli duygularla ön plana çıkarılır. Yazarın Enver Paşa ve Resneli Niyazi’ye duyduğu hayranlık göze çarpmakta olup, kendisinin de subay olduğu ve büyük bir ihtimalle İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olduğu da anlaşılmaktadır.

Birinci Bölüm

Mehmetçik; Erzurum Dağlarının eteklerine sığınan, duvarları çitten, üstü çavdar sapından kapatılmış kuyunun meydanlığında, harman yerinde çalışıyordu. O gün, saat on bire gelmiş akşam olmaya başlamış güneş yeşil dağların arkasına çekilmeye başlamıştı. Köylüler hep bir araya toplanmıştı. 324 senesinde askerden yeni gelen siyah bıyıklı, uzun boylu Yakup onbaşı toplardan, tüfenklerden anlatıyordu. Köyün ihtiyarı doksanlık Hasan Ağa, Yakup’a seslendi.

           – Oğlum Allah din, devlet ve millete kuvvet versin, sen padişahımızın oturduğu yerde askerliğini yaptın. Her şeyi gördün. Bize İstanbul’dan anlat. Kumandanlarınız, zabitleriniz ne haldedir, padişahımız kışlalara geliyor mu?

            -Yakup içini çekti. Hürmetkâr bir tavırla ihtiyara cevap verdi.

           – Baba, benim anladığıma, beş vakit namazını kılan, vazifesinden bir saniye bile ayrılmayan bir zabitimizin gayet korkarak gizlice, yavaşça bize söylediğine bakarsak işler pek fena, talimler, her şey kötü…

           – Padişahımızın yüzünü gören yoktur. Vazifemiz yemin içmek, padişaha dua etmekten ibaretti. İstanbul ahalisi de askere alınmaz milleti düşünen yok…

            Bu sözler üzerine ihtiyar Hasan Ağa başını salladı, düşündü. Köylüler bir şey anlamıyorlardı. Fakat Hasan Ağa Sultan Aziz, Murat türlerini biliyordu. Bunlardan evvelki padişahları da babasından, dedesinden işitmişti. Rus Muharebesinin felaketini görmüştü. Kulağı delikti. Hasan Ağanın fikrince padişah sarayında saklanmaz, milleti arasında dolaşır, askeriyenin içinde gezer, top, tüfek talimlerini seyreder. Bir ay evvel Rus hududundan birçok top sesleri işitmişlerdi.

            Birkaç gün sonra Rusların talim yaptıklarını, krallarının da talimi seyre geldiğini anlamışlardı. Bizim padişahımız Sultan Hamid ise İstanbul’dan taşraya çıkmıyor, halimizi gelip sormuyor, jandarmaların, kaymakamın elinde oyuncak gibi kaldık, diyordu.

            Birkaç gün sonrasına köylüler harman yerinde toplanmışlardı. Hasan Ağa dalgın, düşünüyordu. Köyün yakınındaki Ayvaz dağından gelen iki atlı gördü, herkes o tarafa baktı. İki jandarma ile yanında tahsildar gelmişti. Selam vermeden üç yüz yirmi beş senesinin vergisini istiyorlardı. Köylülerde para yoktu. Henüz onlar buğdaylarını satmamışlardı. Hasan Ağa meyus çehresini jandarmalara çevirdi. İhtiyar titrerik lisanıyla evlatlar, bizim bu seneden vereceğimiz yok. Mademki devletin paraya ihtiyacı var, köylü buğdayı satsın, o zaman veririz.

           – Jandarmalar Hasan Ağaya hiddetle baktı ve seslendiler: Haydi bunak… Çok sözün lüzumu yok. Şu atlarımızı alınız. Tımar ediniz. Yem veriniz, bize bir oda gösteriniz, güzel yemekler hazırlayınız. Sabahleyin kalktığımızda para isteriz. Bargirlerimizde birliğe görmeyeceğiz.

İlk Haber

            Emirler yerlerine getirildi. Köyün zengini Hasan Ağa sabahleyin paraları teslim etti. Cenabı hakka bu felaketten milletin kurtulması için dualar okudu. Bir akşam Hasan Ağa yine harman yerinde oturuyordu. Erzurum cihetinden koşarak iki atlı geliyordu. Bunlar köyün delikanlılarından Yakup ile Şaban idi. Doğruca Hasan Ağanın yanına geldiler. Köylüler bu telaşa şaşıyorlardı. Acaba ne vardı. Muharebe için asker mi toplanacaktı. Köylüler soruyordu.

            -Yakup söze başladı. Dedi ki: artık padişahımız serbest gezecek, bundan sonra verdiğimiz vergiler paşalarını mürtedlerin ceplerine değil milletin, ordunun selameti yolunda sarf edilecek jandarma gelip köyümüzden yalan uydurup verdiğimiz vergileri tekrar alamayacak, şimdi söz hükümetin değil, kanun yolunca milletin olacak, Erzurum da toplar atıldı. Şenlikler oluyor.

Millet Fedaisi Enver Paşa ve Niyazi Beylerin isminde zabitlerimiz Arnavutluk cihetinde dağa çıkmış, sadrazam değişmiş, Hasan amcanın evvelce söylediği gibi padişah içimizde gezecek, toplar, tüfenklerle istediğiniz gibi zabitlerimiz, kumandanlarımız talim yaptıracak. Daha birçok şeyler var. Bugün İslam’ımızın bayramıdır. Erzurum vilayetinden bir iki akıllı, doğru adam çıkaracağız. İstanbul’a göndereceğiz. Bunlar bizim neye ihtiyacımız var ise orada söyleyecek, mesela köyümüze mektep yapılacak, hocalar gelecek, verdiğimiz vergilerle hükümetimiz top, tüfenk, gemi alacak işte benim anladığım şimdilik bu kadardır.

Resneli Niyazi Bey

-Aksakallı, güngörmüş Hasan Ağa bu sözler söylenirken sevincinden ağlıyor, çok şükür yarabbi diyordu. Diğer halkta Hasan Ağayı taklit ediyor, seviyorlardı. Bundan sonra her akşam harman yerinde Erzurum’dan gelen haberlere dair sözlerle vakit geçiriyorlardı. Bu mukameler arasında millet fedaisi Enver Paşa ve Niyazi Beylerin isimleri bu temiz kalpli köylülerin lisanında hürmetle, besmele ile söyleniyordu. Köy kızları Enver Paşa, Niyazi Bey kahramanları için türküler bile çıkarmıştı. Çobanlar dağda Enver Paşa, Niyazi Bey kahramanlıklarını okuyan şarkılarını kullarının yanık sadalarına karıştırmışlardı. Artık köye jandarma geldiği zaman Hasan Ağaya bunak demiyor, köylülerin iffet-i nefislerini düşünüyorlardı. Zaten eski jandarmalar hükümet tarafından tard edilmişti. Şimdi nadiren kendilerine fena muamele eden hükümet memurlarına karşı ahali:

Hasan Ağa Anlatmaya Devam Ediyor

-Biz şehit evladıyız. Şehit babasıyız. Şimdi hak var. Enver Paşalar var, Niyazi Beyler var diye mukabile ediyorlardı. Bu ulvi hitap karşısında serfuru etmeyecek hangi Osmanlı vardı. Köylüler, hala Hasan Ağa hükümete ait vergiyi bir saniye bile bekletmiyor, gelen jandarmaları bir evlat gibi seviyor, onun tüfengini, kılıncını padişah, millet yadigârı diye köylü delikanlılarına gösteriyordu. Köylüler meşrutiyetin manasını, o kadar bilmiyorlardı. Onlar gelen jandarmalardan takip edilen davalardan ortalığın değiştiğini, artık hükümetin millet için çalıştığını anlıyorlardı. Mesela: jandarma vazifesini köyde bitirip sabahleyin giderken arpa, saman parası, hatta yemin masrafına medar olmak üzere bazı fakir çocuklara bahşiş bile vermek istiyordu. Lakin Hasan Ağadan o zaman şu ses işitiliyordu:

Oğlum keseni çıkarma. Allah din ve devlete zeval vermesin. Elhamdülillah bizim ihtiyacımız yok. Sen tanrı ve hükümet misafirimizsin. Hükümetimiz sizin gibi doğru, namuslu, silahı temiz jandarmalar köylerimize gönderdikçe biz hem vergimizi verir ve hem de duadan geri kalmayız.

Hikayenin devamı haftaya….https://belgelerletarih.com/

Kaynak: https://katalog.ibb.gov.tr/yordambt/yordam.php?aTumu=mehmedci%C4%9Fin%20enveri